26 Temmuz 2011 Salı

"Hay aksi şeytan!"



Az önce çok sevdiğim bir dostumla konuşurken laf arasında bu cümleyi kurdu. Gerçekten ama gerçekten bu lafı duymayalı o kadar uzun zaman olmuş ki içimden "Baba?" diye geçirdim bir an.

Dün bir fikrim gelmişti, onu yapmak istiyorum. Yer kaplamasın diye telefonumdaki mesajları siliyordum. (Evet, hala aramızda telefon hafızası sınırlı olanlar var.) Ancak bir kısmının gerçekten tarihteki yerini almasını istiyorum. Şu şekilde:

Karabaş: Aşkım evde misin? Geliyoruz da biz.
Çilli: Şey otobüslerde ve minibüslerde organize ustası lider teyze ve amcalar.
Karabaş: Mağdurum ben, mağdurum ben...
Karabaş: Bıdık.
Karabaş. Cücüş nasıl?
Karabaş: Beybi nerdesin? Biz eve geliyoz.
Karabaş: Bişe lazım mı?
Karabaş: Bira?
Karabaş: Asiye?
Karabaş: Ya shen ashırı derecede sevimli bisheysin!
Ceko: O zaman sana "kaset" deyip kaset yerleştirmek istiyorum.
Asiye: Aşkım sonunda Kochlöffel bratwurst satışına başlamış, deniyorum.
Karabaş: Ya sen nerdesin, gelip anahtarı alalım. Üşüdük de biz.
Anka: Baş sigara bağımlısı olarak tiyatromuzda keçiboynuzu kürünü başlatıyorum. Hiçbirimiz akciğer kanserinden ölmiycez. Ohhh yeah!
Çilli: Geliyom dışardan bişi? Prezervatif falan?
Karabaş: Bibitem evde misin? Ben eve gelicem.
Çilli: Kuliste sidiğimi unuttum, bilginize.
Karabaş: Aşkitom evde misin? Geliyoz da biz.
Çilli: O yea kamon beybi, kimse gelmemiş olursa sewişiriz de

7 Şubat 2011 Pazartesi

I.I.S. (Internalized Inferiority Syndrome) ya da B.E.S. (Benimsenmiş Eziklik Sendromu)


İki yazı önce yine g.tümden "Benimsenmiş Eziklik Send-Romu" diye bir şey atmışım, şimdi düşününce gaza geldim ve bunu izah etme teşebbüsü içeren bir yazı yazayım dedim. Çünkü siz de takdir edersiniz ki insanları sabah uyanır uyanmaz yüzlerini bile yıkamadan bilgisayar başına geçiren, sosyal paylaşım sitelerinden bile önce açıp "Bakalım bugün neler oluyor havdedik'te?" diye sordurtan bir blog'un yazarı olmak bütün olumlu özelliklerinin yanında birtakım sorumluluklar da getiriyor.


"Allahaşkına açıkla Can, nedir bu B.E.S?", denizaşırı topraklardaki takipçilerimce de ("takipçilerimce" ne be?) "What the hell is I.I.S. supposed to be?" diye soran mailler bir yana, sözlükte falan da B.E.S. başlığı altında yalan yanlış bilgilendirmelere rastlayınca bu aymazlığa bir müdahale etmem gerektiğinin ayırdına vardım. Umarım bu çalışmamın kıymeti bilinir, yeri geldiğinde akademik camiada hak ettiği yeri bulur. (Uzatmak...)


Sayın okurlar; bilindiği üzere her millete yakıştırılan birtakım betimlemeler vardır. Yok efendim "İngilizler soğuktur", "İtalyan erkekleri seksidir" (Ki burada araya girip "PUHAHAHHAHAAĞĞĞ" demek istiyorum.), "İrlandalılar çok içer" falan gibi. Türkiyelilerle ilgili genellemelere, otobüslerin mola verdiği tesislerde ya da kitap reyonunda sadece çok satanlarla dördüncü sınıf yayınevlerinin pek çok açıdan "ucuz" kitaplarına yer veren efendime söyleyeyim böyle kanguru amblemli falan marketlerle onun ortak kuruluşlarında rastlayabileceğiniz "N'aber dostum, ben Türk'üm", "Bakın Türkler gene ne yapmış", "Bu Türkler yok mu bu Türkleeer!" tarzı şuur fakiri kitapların içeriğini andırmaması açısından girmeyeceğim.


Mamafih (Gelgelelim), madem ki amacımız BES konusunda bilinç kazandırmak (Bak bak, "bilinç" kazandırıyor!) o halde Türkiye insanının kollektif bilincine eğilmek kaçınılmaz.


Türkiye'de yetiştiğimize göre hepimizin "aşırı koruyucu" ailelerin yetiştirme tarzından haberdarızdır. ("Dar-ül Love"a istinaden "Dar-ız Dır" diye tiyatro oyunu mu çıkarmalı?) Çocuk daha bebeklikten itibaren "Başına bir şey gelmesin, b.kuyla oynamasın, soğuğa basmasın, sıcağa da basmasın, kendi başına hiçbir şey yapmasın, biz onun yapacağı her şeyi onun yerine yapalım" gibisinden mesajlar verecek şekilde yetiştirilir. Böyle yetişen çocuk büyüyünce ne olur? Bravo! Özgüven fakiri. Özgüven fakiri bireye göre kabul gören davranışlar ya da en azından hayatını sürdürmenin en mantıklı yolu nedir? Burada da devreye Chuck Palahniuk'un "Choke" ya da Türkçesiyle "Tıkanma" isimli romanındakine benzer bir durum devreye giriyor. "Başkalarının kendisine yardım etmesini sağlayarak aciz vaziyetinin karşısındakine üstün hissettirmesini sağlama hastalığı." Yani? Hep bir ağızdan yanıtladığınızı duyar gibiyim: BES!!!


Tembel insan için karşısındakinin kendisine yardım etmesi ganimettir. Eh, gösteriş meraklısı insan için de çevresindekilere "Aman da ne iyi ne terbiyeli insan, aman da ne ulvi şahsiyet, aman dur ben buna vereyim" gibi kredi kazandıracak tepkiler ganimet olduğundan en sıradan bir yardım bile Esra Er.l formatında bir karşılıklı parmaklaşmaya gidebilir. Toplu taşıma araçlarında oturmaya ihtiyacı olan yaşlı (Gerçek "yaşlı" değil ama, böyle komşusu balkonuna masa örtüsü falan silkelediğinde iğrençleşip ağız dalaşına girecek ya da üst kattaki bekarlar gürültü yaptığında üstün bir performansla yukarıya ışınlanıp saç baş dalabilecek tiynette bir yaşlı) kendini acındırarak tembelliğin müthiş cazibesinin tadına varacak; yer veren "büyüklerine saygılı, terbiyeli, iyi eğitim almış" genç de (Keza o da en iyi ihtimalle toplu taşıma aracındaki karşı cinsin ezici çoğunluğunun kaç birayla "götürülebileceğinin" hesabını yapıp grafiğini bile oluşturmuş bir genç olsun.) etrafından gördüğü takdir ve övgü dolu bakışlar sayesinde minik bir orgazm yaşamış, ereğine ulaşmış olacaktır.


Ne var ki burada mühim olan gencin durumu değil, yaşlı teyze ya da amcanın hayatının geneline "yardıma muhtaç" kimliğini yaymış olmasıdır. Makbul olan dinç kalıp kendi işini kendi gören, kimsenin eline bakmayan birey olmak değil, etrafında kendisine acıyan insanların var olduğunun verdiği güvenle daha ajite, daha fukara görünen insan olmaktır ki, çevrenin de bundan şikayeti yoktur. Zira her genç bir gün yaşlılığı tadacaktır.


Ancak BES için yaşlanmak bir zorunluluk değildir. Umut Sarıkaya bir karikatüründe hastalığında naz yapan N.tella kızına "Ulan hıyarcıklı veba oldun, hala sevimli gibi yaşamaya çalışıyorsun hastalığını." diyerek bashi geçen sendromumuza güzide bir örnek sunmuştur. (Umut Sarıkaya'yı referans gösteren bilimsel yazı?) Şimdi soruyorum: Hepimizin bildiği "nazlı hasta" lar BES'ten muzdarip değildir de nedir?! Onlar hastadır, birileri ona bakmalı, çorba yapmalı, gecenin üçünde kalkıp ballı süt hazırlamalı ve asla "Çok işim var canım, çorbanı kendin içiversen?" gibi kabul edilemez önerilerle gelmemelidir. Hastalığın getirdiği kırgınlıkla mücadele etmek öyle kolay bir şey değildir. Bu yüzden grip olan arkadaşınızın tuvalete kendi kendine gitmesini beklemek neredeyse sizi komik duruma düşürecek kadar aptalca bir fikirdir.


BES'i tedavi etmek için otoritelerin önerilerine açık olmakla birlikte aşağıdaki tavsiyeleri uygulamak da mümkündür:


- Toplu taşıma araçlarında yer vereceğiniz insanın sizden daha çok oturmaya ihtiyacı olduğundan eminseniz yer verin. Otobüste yer verdiği için kendisine "veren" kadınların sayısının gerçekten düşük olduğunu aklınızdan çıkarmayın.


- Tuvalete gidemeyecek kadar hasta olan arkadaşınıza alt bezi kullanmayı önerin. "Bir gün hastalanırsam o da bana bakar." şeklinde bir düşünceye kendinizi kaptıracak kadar alçalmayın.


- Gerçekten çok yakın bir akrabasını kaybeden kişi bir sosyal paylaşım sitesinde bunu ileti yapabilecek kadar sığlaşıp yeni gelinin zekere sarıldığı gibi bilgisayara sarılabilmişse muhtemelen travmayı atlatmıştır. Üstünden bir iki ay geçmeden yakınının ölümünü cümle aleme duyurma gayretindeki tanıdıklarınızı listenizden silin. Tahminen BES'lidir ve o durumda bile ezikliğini avantaja çevirmeye kalkacak kadar iğrençtir.


- Engellilere ihtiyaç duymadıklarında yardım etmeye kalkmayın. BES yalnızca fiziksel ya da zihinsel yönden bir engeli olmayan kişilerde görülür.


- Hiçbir kadın programını izlemeyin. Ayrıca izlememeniz gereken kanallar hakkında bilgi almak için benimle iletişime geçebilirsiniz.


- Ebeveynlerinize ihtiyaçları dışında destek olmadığınızda size kızıyorlarsa onlara lise düzeyindeki kitaplarda bile yazan "Hiçbir çocuk doğmayı kendisi istemez." başlıklı makalelerin bir kısmını okuyun.


- Üstad Umut Sarıkaya'nın eserlerini takip edin. Kendisi "Biliyorsun benim şizofren bir tarafım var." "Ya aslında bende panik atak var." gibi yaklaşımlarla ergen yapaylığındaki eksikliklerin ekmeğini yiyen zihniyetin temsilcilerindeki BES'e dair pek çok eleştiride bulunmuştur.


- Sokaktaki çocuktan alışveriş yapmayın.


- Dilencilere de para vermeyin. Uzakdoğu'da dilencilere para vermek terbiyesizlik sayılır çünkü bu, kendinizi ondan üstün gördüğünüze dair bir toplumsal mesajdır. Anladık, Uzakdoğu'da değiliz ama Türkiye insanının göçebe kültürden getirdiği bilinçaltını hatırlayın ve gittikleri yeri asimile etmeyi değil oranın ne kadar kültürü varsa şak diye benimsemeyi seçtiklerini unutmayın. B.ktan b.ktan şeyleri kendinize atfedeceğinize bir zahmet erdemli mevzuuları da kabullenin.


- Teşhis koymakta zorlanırsanız, Türk sinemasından konu açın. Ç.ğ.n Irm.k ve M.hsun K.rmızıg.l filmlerinin sıkı takipçileri BES'lidir.


For English, press 9.
Hadi bakalım...


Hav!!!

İ.neliğin dayanılmaz hafifliği...



Dün Uykusuz dergisinde Ersin Karabulut'un "Sandık İçi" köşesini okudum. Kadınların yalnızca "kadın" oldukları için neredeyse "pozitif oto-ötekileştirme" şeklinde g.tten atıldığı belli ve geri zekalıca bir tabir kullanılarak tanımlanabilecek bir zihniyetle kendilerini koruma kisvesi altında çirkinleşmelerinden duyduğu rahatsızlıktan bir kez daha dem vurmuş.


(Hatırlayabildiğim hatlarıyla) Ersin Karabulut'un bir önceki yakınmasından örnekleyeyim;


Taksiye bineceksiniz. Bir taksi önünüzde duruyor ve içinden bir kadın iniyor. Siz boşalan taksiye binmek için hamle yapıyorsunuz fakat yanlışlıkla eliniz kadının eline değiyor bir şekilde. Bunun üzerine cinsel açıdan eğri büğrü gelişmiş bütün Türk kadınlarının yapabileceği üzere kadın size ters ters bakıp hızla elini çekiyor ve "ÜFFFF!!!" deyip gidiyor. Siz de orada eline geçen her fırsatta kadınlara temas edip eve gidince elini değdirdiği kadınları tahayyül ederek o fantezi senin bu orgazm benim koşturan bir otuzbirci olarak sap gibi kalıyorsunuz. Ama kadın olduğu için "Çok afedersiniz, yanlışlıkla oldu. Keza isteyerek olsaydı bunu hissederdiniz. Bu yaşınıza kadar edindiğiniz tecrübelerle nasıl bir zihniyet geliştirdiniz bilmiyorum ama inanın dünyada sizinle herhangi bir biçimde fiziksel temas kurmadan da yaşamını sürdürebilecek kayda değer rakamlarda insan var. Ayrıca da kendimi tutmamı bile engelleyecek kadar Perdita (Bkz. 101 Dalmaçyalı) da sayılmazsınız." diyemiyorsunuz. Dediğinizde de zaten tahminen düşünce yapısı gereği ya sizi dinlemeyecek ya da anlamayacaktır. Temelde erkeklerin kötü niyetli olmakla itham edildiği Türk flört camiasında ve bir kadının daha göz açıp kapamadan eline değen erkekle ilgili seksüel düşünceler geliştirip bunları yargılayarak karşısındaki adamı infaz etmedeki hızı tartışılmaya ve takdir edilmeye değer diye düşünüyorum ama o başka bir konu.


Ben buradan yurdum eşcinsellerine getireceğim konuyu. Eşcinsellik derken bu tanımın içine transseksüaliteyi ve travestiliği de eklemekte (Hatta bilhassa eklemekte) fayda var.


Homofobi muhabbetleriyle kafa s.kmek değil niyetim ama sinir bozucu birkaç ayrıntı var. Birincisi erkek eşcinsellerden "erkeksi" tavırlar gösterenler gündelik yaşamda homofobiyle pek mücadele etmek durumunda kalmıyorlar denebilir. Öte yandan metropolde yaşayıp efemine davranışlar gösteren erkek eşcinsellerin nispeten "paçoz" olanları (Bu arada cümlede geçen "paçoz"; sosyo-ekonomik ya da sosyo-kültürel donanımla alakalı normlardan bağımsız değerlendirilsin mümkünse.) herhangi bir yer ve zamanda istedikleri gibi davranabilecekleri ve istediklerine çemkirebilecekleri yargısına kapılmış gibi görünüyorlar. Bunun kaynağında da kapı gibi "i.nelikleri" var. Hani yani itiraz etmeniz ya da terslemeniz halinde "Aaaayyh! Homofobik! Eşcinselim diye değil mi! Bık bık bık..." yapmaya temayülleri vardır. Gözlerini oyup parmağınıza bulaşan rimelleri kiminin Terkos'tan kiminin Topman'dan alınmış kıyafetlerine sürdükten sonra kendilerini nezih bir çöp konteynırına savuruğunuzda da nefret cinayeti işlemiş olursunuz. Heteroseksüelseniz homofobik, eşcinselseniz "Kendi kimliğini kabullenememiş hain" addedilirsiniz. Eşcinsellikle homofobi farklı şeylermiş gibi.


İkinci bir nokta ise bütün bu durumların farkına varmayı reddeden tutuk zekalı eşcinsellerin eşcinselliği (Bir daha "eşcinsel" dersem lütfen yazının bundan sonrasını okumayın ben de çok sıkıldım!") heteroseksüellerin algısına açmaya nasıl bir ket vurduklarını anlamada yaşadıkları zorluk. Bütün "lubunyalar" sözde gay-friendly bünyeler tarafından "Bana ne canım, insanların yatak odasında ne yaptığı bizi ilgilendirmez" yaklaşımıyla yönelimlerinin yatak odasına sıkıştırılmasından rahatsızdır. Ancak bunu istismar etmek de insanlara işin doğrusunu öğretmek açısından bir b.ka yaramaz. Bu şirin paçozlar ailelerinden her nasıl bir eğitim almışlarsa ya da her nasıl bir baskıdan kaçıp da "Böyük şehre" gelerek kendilerini kamuya açmışlarsa insanların gündelik ilişkilerde uymaları makbul olan, yazılı olmayan kuralları g.tleriyle algılamalarından mütevellit; gönül rahatlığıyla hayvanlaşmaktan, bağırıp çağırmaktan, çevrelerini bilinçli biçimde rahatsız etmekten geri durmazlar. Ama siz onlara itiraz edemezsiniz. Çünkü onlar "gey"dir, "ezilmiş"lerdir, "doğduklarından beri baskı altında"dırlar, "babasız büyümüş"lerdir. Bu yüzden onlara müsamaha göstermek zorundayızdır ve kendilerini ne kadar alçaltırlarsa alçaltsınlar; cinsel yönelimlerini kullanarak, "gey" olmaktan başka ayırt edici bir özellikleri ve tanımlamaları olmadığını gözümüze ne kadar sokarlarsa soksunlar; bunun da ötesinde işin tartışmasız en önemli kısmı olan "diğer geylerle ilgili yargılamaları nasıl olumsuz yönde etkileyip karikatürize geyleri medyanın ayaklarına sererek bu konuda bir kara kurbağasından daha bilinçli sayılmayan halkın sair ekseriyetinin sahip olduğu homofobiyi ne kadar körüklerlerse körüklesinler sesimizi çıkaramayız. Yani bu "ebedi haklı" i.neler hem homoseksüellere hem heteroseksüellere rahatsızlık ve zarar verirler. Ama bu konuda hiçbir şey yapmazlar. Yalnız kalmalıdırlar. Uyarılmalıdırlar, beğenilmemelidirler.


Histrioniden muzdarip olduklarından gündüzleri sosyal ortamda amiyane tabirle "mahalle karısı" edasıyla ağız dalaşı yaptığı taksiciye gece rastlayınca kuytuda "ağızdan hizmet veren" muhakeme fakiri bu kuniller komşu ülkede kendileriyle aynı cinsel yönelime sahip insanların vinçle asıldıklarını bilmediklerinden yaşadıkları "şehrin" kıymetini anlamazlar; bu yüzden metropolde yaşamanın da kendince gerektirdiği birtakım normları olduğunu idrak edemezler.


Bilinçlendirmek lazım.
Evet, şimdi kendimi daha iyi hissediyorum.
Hev!

14 Ocak 2011 Cuma

O nasıl bir geliştir 2011?!




HAV!!

İçimdeki pamuk ipliğine bağlı pozitif hissiyatların başına bir halel gelmeden derhal yazıyorum:


2011! Buradan sana sesleniyorum! Bak arkadaşım; 2010 iyiydi hoştu ama sonlara doğru epey s.çıp batırdı, günler karardı, ay tutuldu... Senden de beklentimiz çok yüksekti ama sen de fos çıktın galiba? Sıkıntın ne canım benim? Asiye'yi göremiyorum, işyerimde bunaltıdan öyle bir hal alıyorum ki kulağını dayasan bir Anathema ezgisi yükselecek bünyemden, evde bir coşku seli hakim, malak gibi oluyorum... Sıkıntın ne?!

Başta söylediğim gibi pozitif hissiyatlarım pamuk ipliğine bağlı. Çok ama çok gereksiz bir biçimde. Hani "rahat batıyor" tam karşılamıyor - "G.tteki zeker ihtiyacı" demek daha doğru ama bu da adil değil. Ne yapayım, elimdekine şükredeceğim diye Saba Tümer'e mi dönüşeyim? Hayır efendim, gayet de şikayet ediyorum, nedir yani? Sebebini düşünüyorum, elime net bir veri geçmiyor; ihtimaller olsa da. (Bu kadar da silinmeye layık bir cümle olur muymuş; olurmuş...) Mesela en güçlü ihtimal şu: Ben bir ara karma mantığıyla çevremde olup bitenlere maksimum pozitivizmle yaklaşmaya çalıştım. Hani yani "Evet, ayaklarımın yarim santim ötesine tükürmeye çalışan adam ağzından s.çmış olabilir ama belki de bir sağlık sorunu vardır. " ya da "Facebook sayfamdaki bazı arkadaşlarımın profil fotoğraflarının Nuray Hafiftaş'ın 90'lardaki 'Asker yolu' vb. albümlerinin fotoğraflarını andırıyor olması ve bunların sair arkadaşlarınca 'Cnm chok tatli cikmissin.' veyahut 'Budur işte ya! Budur!!' biçimlerinde yorumlanması ne kadar yanlışsa, benim bu arkadaşlarımın fotoğraflarına 'İşte bunlar hep sevişememekten, bir sevişseniz bir şeyciğiniz kalmayacak' yazıp kendilerini listemden silmeyi planlamam da o kadar yanlış." gibisinden. Fakat anladığım kadarıyla bir şeyler ters gitti ve ben bu ve benzeri düşüncelerimi çokça bastırmaya çalışmış olacağım ki teşebbüs ettiğim iyimser yaklaşım bana yol, su ve minör depresyon olarak geri döndü.


Neyse, şikayetin b.kunu çıkarmayayım. Bir sürü yenilikle geldi 2011, burası bir gerçek. 2010'da başladığım spor etkinliği, (Evet, yapılamaz denileni yaptım, ciddi ciddi spora başladım ama o da şu aralar hüsranla sonuçlanmaya doğru emin adımlarla gidiyor çünkü beslenme uzmanının " Sen istediğin kadar çalış, o gördüğün Rottweiler'ların kaslarına sahip olamazsın, ilaç kullanmadan kimse sahip olamaz." şeklindeki açıklaması üstüne motivasyonum, sahibi dana rosto yerken mama kabına kuru mama koyup bunu iştahla yemesi beklenen Asiyem'in hevesiyle aynı seviyeye indi.) henüz birkaç aydır çalışmama rağmen ümitli olduğum ney üfleme girişimi, (Ki sinirlenip aleti kemirmeye başlamadığım için her gün kendimi köpek bisküvisiyle ödüllendiriyorum.) fena halde bodoslama atladığım uzun metraj film çekimleri (İsmi Baks Bani'dir ve tahminen süper bir şey olacaktır.) ve elbette Mekan.Artı'nın açılışı, Asiyem'e karşı duyduğum tarifsiz gurur.


2011'e giriş de pek bir şenlikli oldu. G.tümüzü yaya yaya eğlendiğimiz (Kendi Mekan'ımız; o bakımdan.) bir bar ortamı yaratıldı ve optimum sayıdaki dostlarla karaoke, dans ve daha nice [YAZAR BURADA EDEBİYAT YAPMAYA ÇALIŞMIŞ VE SAHİBİ TARAFINDAN KAFASINA GAZETEYLE VURULARAK SANSÜRLENMİŞTİR.]

Bütün geceyi sadece iki fotoğrafla tamamlamış ve sonunda beton gibi kafayla yuvamın salonunda uyuyakalmış olsam da bana o geceyi yaşatan Asiyem'e, Birg'e, Jam'e, Anka'ya, Çilli'ye, Tarçın'a, Karabaş'a, Dani'ye, Nart'a, Nazo'ya, Absynth'e, Philly'e ve Çiyan'a binlerce teşekkür!!!

24 Eylül 2010 Cuma

Dibini dövmeyen diziyi döver ;


Hiç sevmiyorum blog'umda güncel olaylara yönelik bir şeyler yazmayı; keza (gerçi daha ağırlıklı nedeni pek ilgilenmemiş ve bilgilenmemiş olmam olsa da) referandum döneminde falan bile iki satır bir şey yazmaktan imtina ettim. Ne var ki şu son iki üç gündür medya sapıtmış durumda.

Konuya geliyorum, şimdi ben televizyon izleme konusunda biraz sorunlu olduğumu düşünüyorum. Yerli dizi izlemiyorum, haberlerden de sıkılıyorum. Fekat işyerimde sabahtan akşama kadar çuvalla (... para diyebilmek isterdim...) zamanım olduğundan bir gazetenin sitesinden haber takip ediyorum. (Doğru tahmin, sosyal paylaşım sitelerine de girilmiyor. Gerçi dün Avatar'ın online oyununu bulup oynamıştım, eğlenceli sitelere girilebiliyor bir noktada... Uzar bu.)
Üç gündür dikkatime çarpan üç haber oldu. Birincisi; Osm.n Sın.v Bey'in "Kı..ç Günü" dizisinde (Ki çok merak etmeme rağmen hiç izlemedim. Merakım azalıyor ama önlenemezcesine.) ilk gördüğümde çok takdir ettiğim "Eşcinsel yatak sahnesi" hakkında yaptığı "Bu sahneleri provoke amaçlı kullanmadık. Böyle bir amacımız olsaydı daha önceden görselleri basına verirdik. Hikâyemizde Firavun'un sarayından bahsediyoruz. Firavun'un sarayında böyle şeyler vardır. Bunlar gerçektir. Karakter tanımlaması yapıyoruz. İyiliği, bütün güzelliğiyle gösterebilmek için karanlığı da bütün çıplaklığıyla göstermek lazım. Yoksa 'iyi' hissedilemez. Sığ kalır. Biz kimsenin cesaret edemediği şeyleri göstermeye çalışıyoruz. Ahlâksızlık propagandası yapmıyor, aksine o tip insanların profilini sergiliyoruz. Bu kişiler ve ahlâksızlıklarını gösterebilmek için ahlak sınırları dışına çıkmadan bir şeyler yapmak zorundayız". yorumu oldu. Be adam! Bir şeyin "ilk"ini yapmışsın. Yaptığınla kal işte! Niye bile bile kötülük yapıyorsun. Kötülük yani bu yaptığın a çipilcan! Sussa bütün eçcinsel tayfa takdir edecek. Yok, durunamıyor ki adam, illa çoğunluğun ağzına çalacak balı!
İkincisi şu meşhuuuuuuuur Tophane baskınları. Çok yönlü bir olay o yüzden ben bu kuçukuçu beynimle derin eleştiriler getirmek istemiyorum, zaten gereksiz de. Yalnız turistler cephesinde çok çirkin oldu olay be! Dayak mayak yani. Bilmeyenler olması ihtimaline karşı konuyu açayım, Tophane'deki iki sanat galerisine bıçaklı, sopalı, öfkeli ve imanlı takriben otuz kişilik bir güruh on beşer dakika arayla baskın yapıyor "Geldiğiniz yere gidin! Siz bizi semtinize almıyorsunuz, biz de sizi semtimizde istemiyoruz!" vb. özsaygı fakiri, kompleks pıtırcığı ve benimsenmiş eziklik send-romu (Hayır, literatürde böyle bir şey yok. Ama sosyal psikoloji doktoramla birlikte alanyazına katacağım. Ya da ben bununla ilgili bir yazı döşeyeyim tez zamanda en iyisi.) dolu nidalarla ve camı çerçeveyi de indirerekten galeridekilere kafa göz dalıyorlar. Galeride yabancı sanatçılar falan da var. Ama baskıncılar o kadar tecrübeli olmasa gerek ki yalnızca beş kişi hastanelik oluyor. Gerekçeleri sokakta içki içilmesi. Başta böyle "İnsanlar rahatsız olmuş, öyle komşuları olsun, mahallenin abdesti kaçsın istememişler." gibi yorumlar medyaya kakalanmaya çalışılmıştıysa da işin rengi sonradan şu şekilde ortaya çıktı ki aslında bayağı bayağı böyle organize, planlı falan bir ahaliymiş saldıran - zira asıl, konu komşu galeridekileri bunların elinden almış. En şiriniyse elbette lacivert ordunun oraya intikal ettikten sonra saldırganları köşeye çekip böyle babacan babacan "Yapmayın, etmeyin." diye teskin etmesi ve buna müteakip saldırıya uğrayanları ifadelerini almak üzere merkeze götürmeleri! Evet evet, işte Sivas '93'ün daha az sayıda ve daha az ünlü telefatıyla sonuçlananı. Ha ama bu burada biter mi, bitmez! Daha bunun linci vaaar, asması vaar, kesmesi vaaar. Hani yani protesto pankart mankart yok, direk hüküm falan verilip kendi eliyle cezalandırıyor ehl-i iman halkımız... Her daim yanlarında olan polis abileri zaten fazla mesai yapıyor, gayrı o gecelik pek yorulmasınlar diye büyük ihtimalle. Hoşgörü dini. Gerçi ne alaka hoşgörü... Garibim Mevlana hiç İslam'a bulaşmasaydı keşke; bu yavşakların da ağzına sakız oluyor. O ayrı konu neyse. Asiye'm der ki: "Kendini bilinçli zanneden cehaletten daha tehlikelisi yoktur." Hoş bu onun lafı mı bilmiyorum ama benim kaynağım kendisi. Eh, artık suyumuz yavaştan ısınıyor gibi. Şeriat gelsin, karın ağrısı bir geçsin, herkes derin bir oh çeksin, bacılarımız çok şükür bir kapansın ;"Ya sev ya terket!"çileri şöyle yanaklarından "Abududbudbudbdubduuuu!" diye sıkıp çok sevdikleri ülkelerini istedikleri coğrafi bölgeden başlayarak dübürlerine duhul etmelerini söyler; kart atmayı da ihmal etmem.

Üçüncü olaysa R..Ü.K.'le alakalı. Kurula 16 - 21 Eylül tarihleri arasında gelen 4272 şikayetin 455'ini, yani %11'ini bu en baştaki Kıç Günü'deki "aynı yatakta iki erkek" sahnesi oluşturuyor. Ha ben sahneden hiç bahsetmedim. Efendim, iki eşcinsel erkekten biri yatakta uzanıyor, beline kadar çarşaf çekilmiş; ikincisi de belinde havluyla yatak odasına giriyor, telefonla konuşuyor, sonra diğer adamın yanına uzanıyor. Yani ekranda değil bir dildo, değil bir pipi, birazcık baldır bile görünmüyor. Ama şikayet edenleri suçlamamakta fayda var, zira sahne hiç de itici değildi, bilakis erotikti. Artık kaç homofobik ekran başında minör ereksiyonlar yaşadıysa "Pipime mi sarılayım, ahizeye mi?" savaşında ikinci seçeneğe yönelmiş ve bu "kabul edilemez" sahneyi şikayet etmeyi uygun görmüş. Ha, şikayet eden hanımlar; evet, kocalarınız sizi % 90 ihtimalle başka kadınlarla, % 70 ihtimalle hem başka kadınlar hem de başka erkeklerle, % 50 ihtimalle başka erkeklerle ve % 80 ihtimalle de yiğeniniz ya da komşunun küçük oğluyla aldatıyor. Eh, evlendiğinize yanın!
GRRRRRROOOOWWW!!!


8 Ağustos 2010 Pazar

İzmir, Karaburun ve hayatımın en güzel tatili (Şekil 1-A)



HAV!

Ne tatildi ey köpüşler tanrısı Ares! Ağustosun ortasında di'li geçmiş zaman kullanmak benim de canımı yaksa da 657. koğuşta vaziyyet bu şekilde iştigal ediyor. Tatilimin son 20 gününün on gününü daha annem babam ve ablamla memleketimde (Evet, köken olarak Yugoslavyalı olabilirim ama kütüğüm Akdeniz vilayetlerinde!) geçirmek zorunda kalmaktan şikayetçi olmam beni başta bayağı rahatsız etti; işin aslı ailemle daha yakın olmak, onların hislerine tercüman olmak, ne bileyim; Çocuklar Duymasın'ın yeni versiyonunu (Önceden söylemişliğim var, tekrar söylüyorum:: Aferin Bir.l G.ven; iyi b.k yedin!) ağız dolusu kahkahalarla, dizlerimi döve döve izleyerek onlara eşlik etmek gibi planlarım olmuştuysa da bunları hayata geçirmeye yeltenmek bile bünyemin alabileceğinden fazlasını oluşturuyor. (Bünyamin değil.)

Biraz toparlayayım. Tatilim şu şekilde cereyan etti: İstanbul-Mersin-İzmir-Mersin. İstanbul'dan Mersin'e ilk gelişimde sorun yoktu, beni bekleyen uzun bir tatil ve dahası İzmir vardı önümde. Asiye'm İzmir'de beni bekliyordu ve bu gidişimle alakalı beklentilerimin tamamen gerçekleşmesi bir bakıma gerçeküstüydü. Bu başka bir konu. Asıl dava, ilk Mersin etabında canımın sıkılmamasını sağlayan beklentinin ne yazık ki zayıflamış olması. Yani önümde tatil matil yok. Muhtemelen cehenneme dönüşecek bir "ramazan ayında niyetli devlet kurumu" kıyameti var. Oradaki angarya işleri saymıyorum bile. Ben hadi bunu da es geçip olumlu yönlerden bakıyorum. (Gerçi azımsanacak gibi de değiller.*) Bu kez de sabırsızlıktan ödem çıkaracak hale geliyorum oramda buramda. Yani bir kere çok sıcak buralar. Veterinerin söylediğine göre güneşe allerjim var. (Ki birincisi, bence klor da olabilir; ikincisi, Asiyem'le güneş allerjisinin ne kadar havalı olduğu üstüne konuşmuştuk, buradan onu da iliştireyim.) Güneşi geçtim, uyunmuyor! Annemlerde kaldığımda beni pamuktan bir "döşek"te yatırıyorlar; ki bu tamamıyla anlaşılabilir çünkü beni o kadar seyrek görüyorlar ki, yakında sırtımda valizimle geldiğimde ilk başta çıkaramayabilecek haldeler. Ama benimki de can demek istiyorum! Ablamda kalsam daha beter; katlanan kanepe! Hani şu "Mino", "Reis" ya da onun gibi geri zekalı isimli firmaların ürettiği, böyle amatör pornolarda kızla oğlanın kirlenmesin diye üstüne çarşaf serip güreştikleri, betondan hallice kanepelerden. Neyse ki ablamın evi nispeten serin. Ama her gece de ablamda kalamıyorum; annemler üzülüyor. Annemlerde de sabahtan akşama kadar Avatar'ın (Aklına öncelikle James Cameron'ın son filmi değil de animasyon dizi gelen parlak tüylü mis popolu köpüşlere bin selam!) sezonlarını sil baştan izlemekten helak olmanın eşiğinden dönüyorum. Yanisi şu ki; istediğim kadar ailemle ilgilenemiyorum diye üzüldüğümü düşünüp kendimi kandırayım: aslında basitçe (*) İstanbul'u, Asiyem'i, bizim tayfayı çok özlüyorum. Bu da burayı çekilmez kılıyor. Sabahtan akşama kadar Avatar, Jay Leno, Ellen DeGeneres (Ki lezbiyen olmak üzereyim) ve Alacakaranlık'ın kitabı (Evet, şu Stephenie Meyer'in yazdığı bestseller! Düşünün artık!) etrafında dönen bir hayattan bahsediyorum. Varın siz hesap edin. ("Hesabedin" yazılmıyordu değil mi bu?)

Ne var ki şu yukarda bahsettiğim Mersin-İzmir-Mersin'in İzmir sekmesi o kadar takdire şayandı ki bir yıllık enerjimi orda topladım diyebilirim.

Sürprizlerle dolu bir kuçu kuçu olduğum için beni İzmir'de bekleyen Asiyem'e 22 temmuzda orada olacağımı söyledim ancak hem on birinci ayımızı birlikte geçirmiş olmak; hem de sürpriz yapıp yarimi sevindirmek adına tam anlamıyla yazın çılgınlığını yapıp İzmir'e bir gün önceden gittim! Beni otobüsten indiğimde eski dostum Fırfır karşıladı. (Ki kendisi beni Guitar Hero ve ordan doğru Playstation illetine bulaştıran bir k.lleş köpüştür.) Arabasıyla yuvasına gittik ve heyecanla Tarçın'ı arayıp beni Asiyem'in evine götürmesini istedim. Neyse ki benim romantik sevgilim bu tarz bön sürprizleri bile coşku ve mutlulukla karşılayacak kadar kalenderdi. Ya da o sırada sıkıntıdan patisinde bir jiletle odasında oturup seçenekleri değerlendiriyor olmasından kaynaklı bir sevinç patlaması yaşadı-bilemiyorum.

Kayınvalidem olduğunu bilmeyen kayınvalidem ve kayınpederim olduğunu bilmeyen kayınpederimle biraz zaman geçirip (Ki sözkonusu kayınpederimle bu "az" gerçekten kelime anlamını ciddi ciddi karşılıyor.) gezmeye çıktık.

İzmir'de benim için bir dolu yenilik oldu; hepsini ayrıntılarıyla anlatmayacağım (Şaka yapıyor olmalısın!). En güzellerinden biri artık bir mit olduğuna (Milli istihbarat gibi değil, banelleşmeyin! "Mith"!) inanma safhasını aşıp bunu "bildiğimi" düşünmeye başladığım Goo Goo ile tanışmak oldu. Sonrasında da Jam ve Dani. Şaşırtıcı bir şekilde hepsini birden sevmem ya hepsiyle oturup içmiş olmamdan ya da İzmir'de Asiyem'in yanında huzur manyağı olmamdan kaynaklanmış olabilir bilmiyorum. (Hepsinin gerçekten iyi havhavlar olması ihtimali de var... Evet ya!) Goo Goo şu sıralar işine duyduğu nefreti bütün kainata yansıtmaktan kendini alıkoyamadığı için biraz gergindi. Jam, pozitifler pozitifi, şekerler şekeri bir kuçukuçu olarak yaş mama tadındaydı. Dani de muhabbeti pek keyifli bir köpüş olarak kayıtlara geçti.

Bunun dışında İzmir: Varan-1; şortlu polisler! Varan-2; muhteşem barlar vegece hayatı! Varan-3; komşunuz kadar sızakkanlı insanlar! Öyle ki Asiyem'le şu tespiti yapmıştık: Zamanında felsefenin doğduğu bu topraklarda yaşayan insanlar elbette ki çağlar boyunca insan ilişkilerinde hoşgörüyü taşıyagelmişlerdir. Yalnız tiyatronun katilini bulamadık. Şaşırdık. Tabii ki Varan-4; Çeşme The Cranberries konseri! Hayatımı grubunu da dinledim, artık rahatça ölebilirim! Tamam, konser alanına gidiş yolu bir hayli "Geçen yaz ne yaptığını biliyorum" havasındaydı ama konserde ben başka bir yerdeydim.

Ama İzmir'le ilgili düşüncelerimin değişmesi beni feci sevindirdi. Bulduğum her fırsatta İzmir ve insanları hakkında atıp tutmak epey aptalca hissettirdi. Aynı şeyi Karadeniz'de de tecrübe etmeyi hedefliyorum şimdilerde.

Bir de Karaburun elbette. On kişilik bir kitleyle tatil yapmak bambaşkaymış. muhtemelen havuzdan kaynaklanan kırmızı benekler vücudumu kaplamasaydı daha az şeyi kafama takardım ama alkol, et ve gece gezmeleri her gözümü kapattığımda hayalime geliyor. Ha, sessiz sinema; tabi! Anlatamadığım "C Blok", Tarçın'ın manyak gibi anlattığı "Şirket" ve Kemik'in "Azınlık Raporu" da zirve benim için.

Fakat bunların hepsi bir yana; İzmir hiçbir şeyi başaramamışsa Asiyem'e tekrar aşık olmamı başarmıştır.

Bayık cümlelerle kafa şişirmeme yeminimden dolayı buraya hislerimi tam olarak yazamıyorum. Ama artık biliyorum ki ne "güven" bu güne kadar bu kadar somut hissedildi, ne de Benekli bu kadar sevildi.

Seni seviyorum İngiliz soylu köpüşüm!

15 Mayıs 2010 Cumartesi

Mumları üfle köpüşüm...


İyi ki doğdun Asiye'm... Yaş mamam, dış parazit aşım, gömülü kemiğim... Seni kokluyorum...

1 Nisan 2010 Perşembe

Eleştirmenliğe soyunan köpek...

Biraz önce geçen ayki maaşımın ciddi bir yüzdesini CD ve DVD'lere hibe ettiğim gerçeğiyle yüzleştim ve bunu konu etmek istedim.

Pek çok film aldım, film mevzusuna girmeye hiç gerek yok. Yalnız sırasıyla Şebnem Ferah, Hayko Cepkin, Gripin, Feridun Düzağaç ve Emre Aydın ÇAAT diye hep birden albüm çıkarma kararı alınca cidden belimi çok büktü, kendilerinden bahsetmeden edemedim.
Şebnem Ferah'ın albümünü (Benim Adım Orman) ne zaman aldığımı tam anımsayamıyorum zira bütün albümü ezberlemiş olduğum gerçeğini göz önünde bulundurursak bayağı olmuş. Bilindik Şebnem aslında. Bana biraz daha yumuşak gibi geldi ama eminim ki canlı performanslarda (Eğer yine sahneye zom olmuş vaziyette çıkıp bütün şarkıları seyirciye söyletmeyi seçmezse) bu albümün şarkılarının diğerlerine nazaran çok daha vurucu ve coşumcu olacağından eminim. Ayrıca "Serapmış" için elini eteğini öpmek istiyorum kendisinin.
Hayko Cepkin her zamanki gibi dağıttı beni yine. Kendini aştıkça aşıyor, gözü kapalı aldığım için en ufak bir pişmanlık duymuyorum kendisinin albümünü (Sandık). Yalnız insanın hevesini biraz kursağında bıraktığı da bir gerçek. Şöyle ki, tam albüme ısınıp hazzını almaya başlıyorsunuz ki, bitiyor. sanki birkaç şarkı daha olsa daha bir doygun çıkaracağız kulaklıklarımızı. Hayko da sağolsun "Sahibi yok" la ağzıma s.çtı; beni benden aldı. "Benden ayrı bir ben yandı".

Gripin çok pişmiş gibi geldi bana bu albümde (M.S. 05.03.2010), biraz eski albümü aratıyor ilk etapta ama böyle şeyleri zaman gösteriyor genelde.
Nihayetinde "Zamana bırakma bizi" ya da "Böyle kahpedir dünya" cevvalliğinde şarkılar yazmak her zaman mümkün olamıyor. Yalnız ayrılan basçılarının yokluğu inceden hissediliyor. Ne olursa olsun söz yazmadaki fark yine konmuş, aldatan ve terk eden adamın günah çıkarması yine dile gelmiş, çok güzel olmuş. "Gidenin dostu olmaz" yüze tokat gibi inmekte.

Feridun Düzağaç'ın albümüne (F-7) biraz daha zaman vermem gerektiği kanısındayım. İlk birkaç dinlemede önceki muhteşem şaheserleri "Bir Devam Filmi - Siyah Beyaz Türkçe Dublaj" ve onu mütakip "Uykusuza Masallar"da aldığım zevkin onda birini alabilmiş değilim henüz ama dediğim gibi bir bildiği vardır Feridun Düzağaç'ın diyorum. Öte yandan bu albüme kadar benim için Türkiye'nin en iyi söz yazarı ve en kaliteli albüm ismi koyan sanatçısı olarak gördüğüm, şair söz yazma konusunda yine laf söyletmiyor ama albüm ismi kısmı çok lüzumsuz geldi bana. Bir de depresif kalıbından sıyrılma çabası gördüm-kapak fotoğraflarında gülümsemeler falan- yersiz buldum.
Emre Aydın'ın son albümünü (Kağıt Evler) tam şu anda ilk kez dinliyorum ve yine başardığını görüyorum. Ne çare ki muhtemelen bir önceki albüm gibi çok yakın gelecekte tamamını ezberleyip sıkılacağız. Emre Aydın nedense çok akılda kalıcı şarkılar yapıyor ama buna rağmen yüzyıllarca ilk albümünün ekmeğini yiyip sonra nihayet yeni bir albüm çıkarma gerekçesini anlayamadım. Eğer satış kaygısı varsa daha sık üretmemeli mi? Belki de çok sevip çabuk ezberleyip çabuk soğuduğumdan daha çok Emre Aydın istiyorumdur hayatımda. Bu arada şunu da eklemek zorundayım ki Emre Aydın'ın git Gide Dolores O'Riordan'a benzediği gerçeği beni an be an korkutuyor. Yine de yaşasın, iyi bir albümle karşımızda.

Çok yaşa yerli rock...

(Yabancılara bilahare dalarım, yerlilere de daha fazla eğilmeyeyim, byte'ım yetmez.)

Hev!

27 Mart 2010 Cumartesi

27 MART!!!


Cümle alemin dünya tiyatrolar günü kutlu olsun. Şarap hem neşe hem tasa versin, Dionysos'a şükranlar sunulsun.
Dev ekranlar binyılların etine kemiğine karşı savaşını sürdüredursun, pikselle ten bir olur mu?

26 Mart 2010 Cuma

Pişkin çörek


Geçtiğimiz haftayı özetliyorum:
Pazartesi: OKUL
Salı: RAPOR (Üst solunum yolları enfeksiyonu.)
Çarşamba: RAPOR (Üst solunum yolları enfeksiyonu.)
Perşembe: OKUL
Cuma: RAPOR (İdrar yolları iltihabı ve böbrek taşı!)
Yani şöyle ki normalde olması gereken böyle evvelsinde semptomların gözlenmesi, hafiften başlamasıyken bendeniz bir sabah uyanıyorum, farenjitim; iki gün sonra sabah dörtte sancılar içinde gözlerimi açıyorum, böbreeem taşlanmış! E bu kadar ıstırabın üstüne de üstteki fotoğrafı çekmem farz oldu. Tanıştırayım, bir haftadır kommensalist yaşadığım ilaç kardeşlerim. (Küçük oldu biraz, evet.)
Bu arada hastalığın iyisi kötüsü olmaz ama eğer birisi (Ama muhtemelen bayağı bayağı kayışı koparmış, böyle gözü bir deli deli bakan birisi) karşınıza çıkar da "Senin hastalanmana karar verdik, seç birini!" diyecek olursa, aklınız varsa böyle bol öksürüklü, hapşırıklı, ateşli, halsizlikli bir şey seçin. Bugüne kadar edindiğim tecrübelerime dayanarak söylüyorum ki böbrek taşı, diş çürümesi gibi hastalıkların en keskin özelliği sizi her daim ayık tutması. Derler ki, "Böbrek Taşı, organizmada on espresso gücündedir!" Tıpkı ertesi sabahında erken kalkmanız gereken bir akşama çöreklenen pişkin, kayış suratlı, utanmaz arlanmaz bir misafir gibidir. Gözlerinizin ağırlaşmaya başladığını fark ettiğinde makul homo-sapiensler gibi üstünüze bir şey örtüp kısık sesle televizyon izlemek, internette takılmak ya da bilgisayarda freecell oynamak gibi alternatiflerin hepsini bir paçavra gibi kenara atıp şanslıysanız parmağıyla, gerçekten talihsizseniz ayağının tozlanmış tabanıyla sizi dürtüp "Abi ne tavuk çıktın ya, iki kelam edelim dedik." lakayıtlığını gösterebilen tanıdıklar gibidir. Hatta onlardan da beterdir. Uykunuzun en olmadık yerinde size "BÖÖÖAAAHHH!!!" yapıp "NIHAHAHAAOAHAOAHAOHA!" diye güler. O güldükçe siz ağlarsınız çünkü pek çok rahatsızlığın aksine ne diş çürüğü ne de böbrek taşında acıyı azaltabileceğiniz bir pozisyon yoktur. İki şansınız vardır. Kaba etinize şöyle kallavi bir Novalgin vurdurtmak ya da meditasyon. Ben birincisini seçtim. Spiritüel yanıma o sancıyla pek güvenemedim.
Gerçi ben pek ehil sayılmam. Böbrek taşı konusunda başlangıç seviyesindeyim. Umarım daha üst kurlara çıkmak zorunda kalmam zira sağlık güvencem olmasına rağmen üstte gördüğünüz yedizlere (yezid de olurmuş aslında) elli lira kösüldüm. Paradan da öte, taş dökenlerin hikayeleri var ki dinlemeye doyum olmuyor. Kadınlar bile ne çok acı çektiğini ifade derken erkeklerde idrarın doğayla buluşması için katetmesi gereken yolun uzunluğuı göz önünde bulundurulunca insanın yolu kısaltmak için alternatifler üretesi geliyor.
Bir de gene tuhaf bir şey oldu. Sabah beşte Asiye'm artık benim çığlıklarımı bastırmaya çalışmama dayanamayıp Taksim İlkyardım'ın aciline götürdü. Acildeki gayet ilgili doktora belimde ağrıyan yeri gösterdim ve aynı ağrının sağ testisime de vurduğunu söyledim. İdrar tahlili, kan tahlili ve röntgenden sonra muayene etmek için beni kabinimsi şeylerden birine soktu ve testisimde şişkinlik olup olmadığını sordu. Ben de bir farklılık olmadığını söyledim. "Yine de bakalım." dedi. Ben de ne tebabet ne umumiyette utanmanın yersizliğine olan inancımla soyundum. Fakat muayene falan etmedi. Böyle hafifçe dokundu falan. Sonra sırtüstü uzanmamı istedi. Karnımı muayene etti ve yanına yolluk alır gibi son bir kez daha amaçsızca, yumuşak bir parmak hareketiyle dokundu. O sırada aklıma hemen dışarda bütün yarım kalmış uykusu ve özverisiyle yarenim Asiye geldi. Doktorun dokunup muayene "etmeme" seansı bitince giyindim ve çıktım.
Ellendiğimle kaldım...
Sağlık her şeyin başı.
HAVVHŞU!

21 Mart 2010 Pazar

Temayül-ü zekerden halas olmaca...


Bu fotoğrafı yaklaşık bir hafta önce facebook'ta profil fotoğrafı yapmıştım, bir arkadaşımın albümünde görüp; altına da şu yorumu yazmıştım: "Kendini tanıyan Türk insanı. Biz zaten bakmıyorduk, sen niye tuvalet fantezisi yaptın ki şimdi durduk yere? Bak bak, adamın aklından çıkamamış başkalarının avret yerini görme fikri de yazı asmak zorunda kalmış... Bu yazının çıktısını aldığın bilgisayarda ne izledin bakayım?"
Derken bugün taze dostum Ozzy beni aşağıda linkini verdiğim internet sitesiyle tanıştırdı; daha bir şevklendim.
Sitede eşcinselliğin bir hastalık olmadığı, yalnızca içinize şeytan ya da cin kaçınca ortaya çıkan ruhsal bir problem olduğu ifade ediliyor ve bunun tedavisi olarak yedi gün boyunca abdest aldıktan sonra içine üfleyip içtiğiniz suyun üstüne uzunca bir dua okunarak arınmak gösteriliyor.
Ayrıca %100 garantili sonuç verdiği de ekleniyor. Daha fazlasını ben anlatmayayım; cahil k.dilerin g.tlerinden uydurdukları bu nadide teorileri siz inceleyin. Bir de bakın bakayım oradaki makaleleri yazan Türkçe dilbilgisi fakiri vatandaş eşcinsel olmadan nasıl oluyor da bu kadar ayrıntılı bilgi verebiliyor? Ben anlayamadım, anlayan bir zahmet kuyruğumun altını koklayıversin...
GRRRRR!!!!!!!!!!

1 Mart 2010 Pazartesi

Yine, yeni, yeniden Karabaş!


Muhtemelen çetemizdeki en pervasız, en dalgacı kuçu kuçu olan Karabaş; artık eski işinden ayrılıp özel bir işyerinde öğretmenlik yapmaya başladı.


Çalıştığı yerdeki öğrenciler, her türevde gerek yaş gerek kuru köpek mamasının şeceresini çıkarmış ve yerleri kokladığında kendisine tanıdık gelmeyen tek bir çiş kalıntısına dahi rastlayamayacak sosyallikte bir öğretmene sahip olduklarını bilseler ne bahtiyar olurlardı!


Ne var ki zaten sevgili Karabaş bu mazbut, saygın ve terbiyeli maskesini çok da uzun süre kullanabilecek gibi gelmedi bana. Şuradan hareketle söylüyorum:


Saygıdeğer okurlar, öyle bir öğretmen düşünün ki çalıştığı yerdeki ilk dersine girmek üzere sınıfa giriyor; öğrenciler yok! "YOK" ama... Sonra bu şirin köpecik bütün normal köpeklerin yapacağı üzere eşyalarını toplayıp dershaneden ayrıl-MIYOR; artık beyninin hangi kısmı bunu yapmak üzere onu etkilediyse tahta kalemini alıp tahtaya "KARABAŞ HOCA İLK DERSİNE GİRDİ, G.T OLDU" yazma ihtiyacı hissediyor. Fakat konu bu değil, tahta kaleminin silinmemesi. Tahta silgisi, ıslak mendil, ıslatılmış peçete, sabunlanmış peçete ve g.t tutuşması biraderlerin ortak çalışması sonucunda nihayet silinen yazının anısının izleri, kendisinin aksine yıllarca yüreğimizden ve dillerimizden silinmeyip baki kalacak.


Bravo Karabaş, bravo; bir dahaki sefere şikayetini bildirmek için onlarca yöntem arasından sınıftaki yazı tahtasını doldurmayı seçecek olursan, isminin yanına bir küfür yazmamaya dikkat et.


Hev!

27 Şubat 2010 Cumartesi

komik olduğumdan değil, bir b.k bildiğimden değil; dedim ya ben pişkinim...



Evet, bir anda protest kişiliğim devreye girdi. Ben artık ben yaptım olducu, bananeci ve bana dokunmayan yılan bin yaşasıncı zihniyetimden sıyrılıp kendimi aktivist güruhun sımsıcak kucağına salıverdim.


Kontör fiyatlarının sapıtmasıyla eşzamanlı olarak artık 657'ye tabii bir memur olduğum gerçeğinin beni sürüklediği "zıkkım kamu hattı"na geçme ihtirasımdan son anda caydım. Her ay kontöre yüz kutu yaş mama parası saçmak uğruna sadece ama sadece reklam stratejilerinden duyduğum rahatsızlıktan mütevellit hattımı değiştirmeyip Aslı ve Emre'nin maceralarını takip etmeye devam edeceğim.


İnceden antipatik ve kibirli olsa da saygıyı her katresiyle (Ne "katre"si be! İyice sapıttım!) saygıyı hak eden Uykusuz yazarı Vedat Özdemiroğlu'nun da geçen hafta köşesinde benimle aynı fikirleri paylaştığını görünce de daha bir böyle onore oldum. Kendisi "Garabet mizahtan tiksindiğim için hattımı değiştirdim." yazmış. (Mizah dergisi demişken, "Penguen" okuyanınız varsa Kaan Sezyum'un yazılarına özellikle dikkat etmenizi rica ediyorum. Evet, ben de aklıma gelen her cümleyi böyle çok ilginçmiş edasıyla kurup araya saçma sapan, zoraki marjinal kelimeler serpiştireyim; Penguen bana da para versin! Artık dergicek anket mi yaparlar ne yaparlar, bir baksınlar dergi okurlarından bu ilginçler ilginci kişiliği kimler bilhassa okumayı tercih ediyor? Bunlar mizah dergisi yazısıysa Umut Sarıkaya çağımızın Aristophanes'i falan oluyor o zaman. )


Keşke herkesin beyni akla gelen ilk espriyi yapan, şişman tiplemenin adını "Tosun" koyan, ucuz bir tavuk esprisini binlerce farklı versiyonda kullanma çabasına girişen reklamlarla tüketiciye hitap etmekten hiçbir şekilde hicap duymayan; ya da rakip firma diye piyasaya "Bir başka angut tiplemesi" formatında halka geri zekalı esprilerle ve ülkenin en üçüncü sınıf komedyeniyle ulaşmaya çalışan marka politikalarını protesto etmenin aslında ne kadar yerinde ve gerekli olduğunu idrak etmeye yetse de, biz de halkın büyük çoğunluğunu oluşturup sinema salonlarını tıklım tıkış doldurarak Recep'in patlayasıca göbeğini doyurmaya hizmet eden tutuk zekalı çoğunluğa müdahil; kurunun yanında yaşın da yanması misali; bu pişkin şirketlerin (Ki içlerinden birinin zamanında sömüre sömüre, herkesin gözü önünde çocuk istismarıyla canım ülkemin geri zekalı, eğitimsiz ve nöron fakiri kesiminin sempatisini kazanmışlığı da vardır.) yaptığı "Türk halkı embesildir." muamelesine maruz kalmasaydık. Olmadı.


Hev...

24 Şubat 2010 Çarşamba

Emekçi balmumu...




Bu aralar Türkiye'de Recep İvedik'in en çok izlenen film olmasından daha şaşırtıcı olmayan bir biçimde hayatımda olup bitenler otobüs-metrobüs-vapur seyahatlerinde şahit olduğum yurdum insanı profillerinden ibaret.

Geçenlerde de metrobüs Zincirlikuyu durağında inip Beşiktaş'a; bal tanem Asiye'min yanına giderken bindiğim otobüste, hayatım boyunca karşılaştığım en saçma şeyler listesinde ilk beşe hiç de zorlanmadan girebilecek absürdlükte bir vakayla karşılaştım.

Bir insan alın. Cinsiyetini erkek yapın. Tenini esmerleştirin, top sakal ekleyin. Biraz tipsizleştirin. Fitilli kadifeden lacivert bir pantolon giydirin. Üstüne kırmızı-siyah pötükareli bir oduncu gömleği giydirin. Çapraz devetüyü bir postacı çantası takın.

Bildiğiniz emekçi-devrimci tiplerden oldu mu? Güzel...

Şimdi bir anda saçlarını alakasız biçimde uzatıp "rastalı" yapın. Beyninizde yeterince iğrenç bir manzara oluşmadıysa aynı şeyi Zekeriya Beyaz'a yaptığınızı düşünün.

Öyle bir fiziki mevcudiyet kepazeliği düşünün ki; İsmail Hacıoğlu'nun "Kabadayı" filmindeki eğretilik timsali rastalı hali, bu abimizin kendisine yaptığı şeyin yanında ben diyeyim Robbie Williams, siz deyin Edward Norton kalıyor...

Buradan o rastalı tipe sesleniyorum! Eğer bu blogu okuyorsan (Hı hı, tabi.) şu sözlerim kulağına küpe olsun: Umarım o rastayı bir iddia üstüne yaptırmış ve her yeni günü saçlarının bir kaza sonucu alev alması için dua ederek karşılıyorsundur. Rastanın sana yakıştığını falan söylemeye kalkan yılan sinsiliğindeki arkadaşlarını da hayatından çıkar. Evet, bir hata yapıp kendine bunu yapma kararı almış olabilirsin ancak kainatta hiçkimse saçlarını beğenen erkeklerin dünya üzerindeki rakiplerinden birini daha eleyip kişi başına düşen kız oranında kendi paylarını yükseltme çabasında; saçlarını beğenen kızlarınsa çıtayı düşüre düşüre en nihayetinde seni ağlarına alma gayesinde veya basitçe lezbiyen olduklarını anlayamayacak kadar embesil olamaz.

Berber! Hemen şimdi!

Hav!

21 Şubat 2010 Pazar

Şirinevler istikametinde anti-cinsiyetçi taciz...


İki gün önce işten eve dönerken her gün bindiğim otobüse yine binmiş, sevgi pıtırcığı yuvama dönüş yaparken otobüsün orta boşluğunda bir yandan kollarını demire dayayıp pencereden dışarıyı seyrederken bir yandan mum kokulu Hande Ataizi modunda kaba etini geriye geriye seğirterekten kendi çapında bir Jennifer Lopez klibi çeken, çok dar kotlu, favorileri kaş hizasında ve tahminen otuzlarının sonunda çırpınan, ihtimal ki varoşluk yüzdesi hayatının hiçbir periyodunda 80'in altına inmemiş histrionik eşcinsel tiplemesini gördükten sonra aynı otobüs hattında daha önceden tanık olduğum bir hadise beynimde yeniden peydah oluverdi ve burada hak ettiği yeri bulmasını istedim.

Efendim, toplu taşıma araçlarında fortçuluk ve taciz malumunuz. (Sıkıcı olmaya başlamak.) Ne var ki, Şirinevler ve civarı hakkında şöyle bir ayrıntı da varmış ki ben yeni öğrendim; orada yaşayan popülasyon adeta bir Kanada, bir Amsterdam bilinci geliştirmiş durumda. Zira Türk toplumunda sıklıkla genç kız ve iğrenç adamla özdeşleştirilmiş olan taciz geleneği ihtimal ki 2010 kültür başkenti olmaktan mütevellit aşılmış; cinsiyetçilikten sıyrılmış durumda.

Saat akşamüstü dörtte, kalabalıklık oranı aşağı yukarı Pekin'de yılbaşı kutlamalarıyla Yüksekova'da bir Cem Adrian konseri arasında tanımlanabilecek; yani oturacak yer bulamadığınız fakat oksijen miktarının herkes için yeterli olduğu bir otobüste, yanımda duran adamın müthiş bir cesaret örneği sergileyip pantolonumun önüne umarsızca dokunması da başıma geldi. Ben de her taciz mağduru gibi başta yanlış anladığımı sanıp daha sonra adam ses çıkarmadığımı, hatta küçük çapkınlık macerasına dahil olduğumu falan sanıp elinin yanlışlıkla değmediğini kanıtlama çabasına girişince "N'ooluyo ya?" bakışlarıyla badi badi adamın aurasından uzaklaştım ve takip edilmeme dualarıyla otobüsten indim.

Toplumda cinselliği tabulaştırmanın sonuçlarına en güzel örneği verdin tacizci amca; sağolasın. Sevgilisi olan öğrencisini döven din öğretmeninin, erkeklerle konuştu diye kızını öldüren yobazın, eşcinsel çocuğunu vurdurtan homofobiğin ve hamile kaldı diye evlatlıktan reddedilen kızın babasının zamanında arkadaşlarıyla toplaşıp porno izleyerek mastürbasyon yaparken göz ucuyla diğerlerinin mihrabını kontrol ettiğini, beden derslerinden sonra soyunurken "şakadan" birbirini taciz ettiğini, "bacım" dediği komşusunu düşünerek hamamcı olduğunu, iki çocuğu ve karısıyla onay gören mazbut hayatını sürdürdüğü evine internetten düşürdüğü erkekleri aldığını biliyorum.

Kendini ilk ya da son sanana ne yazık.

GRRRRRRRRRRRHAAAVV!!

14 Şubat 2010 Pazar

on dört şub-arf!


Asiye'm; sevgililer günümüz kutlu olsun.

Başkalarıyla ilgili iyi temennilerim de var ama hepsini yüzlerine söylerim, manyak mıyım tanımadığım birileri okuyacak, sayemde hayatının aşkını bulacak falan; hiç işim olmaz.

Hadi hepi velıntaynz...

Hevh!

10 Şubat 2010 Çarşamba

Bak gene!



Tembelliğimden değil sosyalliğimden mütevellit, malum tatilimde yapıp ettiklerimi yazmayı dönüşüme bıraktım.

Yalnız af buyrun ama ben nasıl durayım, nerelere gideyim, şu canımla neyleyim ki kurdeladan, makromeden artık kafası yüksek takılan hayatımın kadını gene yüzüme tokat gibi inen bir enstantaneyle sabahıma pike yaptı.

Kahvaltı yapıp televizyonun başına geçtim ve beni ''Deryalı günler'' karşıladı. ''Yaratıcılığa gel, hayalgücüne bak!'' falan gibi bir jingle'dan sonra nur yüzlü kreatif tanrıçam günümün aydınlığına aydınlık kattı. Eh, Derya Baykal'ın nasıl bir geri dönüşüm kompulsifi olduğunu siz de bilirsiniz. Bu programda da aşağı yukarı üstte görmekte olduğunuz mouse'u andıran, ancak onun daha bir kullanılmış ve paçoz versiyonu olan altın sarısı bir mouse'un nasıl aksesuar olarak kullanılabileceğini gördüm.

Üstünde hiçbir oynama ya da düzenleme yapmadığınız mouse'u alıp (Böyle USB girişiyle falan ama) boynunuza sarıyorsunuz, memelerinizin arasında tıklanmaya nazır, altın sarısı bir mouse sallanıyor.

Teşekkürler Derya'm, teknolojiyi de ev hanmlarının çamaşır suyu kokulu ellerine alet ettin, yarın bir gün annemin elinden pazar filesi olarak kullandığı laptop kılıfımı kurtarırsam mesulu sen olursun!

Hev!

28 Ocak 2010 Perşembe

"Schweiz'da böyle yapmıyorsun aaama!"



Çok şükür!

Kuyruğumuzu sallamadan edemiyoruz. Aylar öncesinden biletleri alınan, haftalarca binbir stresle belgelerinin tamamlanmasına uğraşılan Avrupa gezimiz yarın başlıyor!

Bir tanecik sevgilim daha önceden de söylediğim gibi 20 Kasım'da bana doğumgünü hediyesi olarak uçak bileti almıştı. On yedi şubata kadar içine sırasıyla İsviçre, İtalya, Almanya ve Fransa gezilerini alan, muhtemelen rüya gibi bir tatil geçireceğiz.

Bize elimizin kolumuzun bağlandığı rapor gibi konularda destek veren Dsara, Karabaş, Daisy, Toutou ve Anka'ya bin teşekkür! (Şunu eklemek zorundayım ki raporun muhtemelen bizim Almanya'da olduğumuz bir gün alınması gerekiyor ve Toutou'nun bir tanıdığı vasıtasıyla ayarlayabildiğimiz raporu tam doğum günü olan 8 şubat'ta almayı kabul etme nezaketini gösteren Anka'm; Asiye'mle ben doktorun sıradan bir doktor değil de;

- Hemşire hanım, boynumda ve belimde biraz ağrı var, bu konuda ne yapabiliriz?
- Ah, doktor bey, boyun ve bel ağrıları için iyi bir masajdan daha etkilisi yoktur.
- Keşke burada bana masaj yapabilecek becerikli ellere sahip birisi olsaydı.
- Belki ben size yardımcı olabilirim, üstünüzü çıkarın ve şu rahat sedyeye uzanın lütfen, ben de dikkatim dağılmasın diye kapıyı kilitleyeyim. Çünkü dikkatim dağılırsa biraz sert davranabilirim.
- Evet, bu çok iyi bir fikir.

konseptinde hiç de eğreti durmayacak, toplum ortalamasının üstünde fiziksel çekiciliğe sahip bir doktor olduğunu söyleyince bir süre Çilli ve Karabaş'ın da eşlik ettiği bir "Salya hakimiyeti bozukluğu"nun tesirinde kaldı ve fetiş doktordan rapor almak konusunda müthiş bir motivasyon geliştirdi.)

Sonuçta bütün her şey tamam, yarın yola çıkıyoruz. Mümkün olduğunca oradaki olayları çok da kişiselleştirmemeye gayret ederek buradan sizinle paylaşacağım.

Bekleyin Almancı komünite, biz geliyoruz, "Schweiz'da böyle yapmıyorsun aamaa!"

HAV HAV!!!

27 Ocak 2010 Çarşamba

Histanbul


Efendim dün biricik sevgilim Asiye'm beni Garajistanbul'da şu sıralarda da oynanmakta olan "Histanbul"a götürdü.


Oyunun yönetmenleri Övül Avkıran ve Mustafa Avkıran; yazan, çizen, seslendireni Kemal Gökhan Gürses ve oyuncuları Memet Ali Alabora (Hayır; "MeHmet" değil, "Memet") , Sibel Tüzün, Evrim Demirel ve Ata Güner.


Oyun kısaca İstanbul'u temsil eden ve Sibel Tüzün'ün canlandırdığı "İstanbul" isimli kadını ilk gördüğü anda ona aşık olan ve Memet Ali Alabora'nın canlandırdığı jeoloji mühendisi Ali Bora'nın (Evet, tamamen katılıyorum!) hikayesi üzerinden İstanbul'un farklı yüzlerini karikatür sanatı ve şarkılarla anlatmayı hedefleyen bir çerçeve üzerine kurulu.


Tamam, tiyatro eleştirmeni değilim, bunun okulunu da okumuyorum (Vuuuhuuu! Kompleks yapmışız!) ancak tiyatroya dair hiçbir fikrim olmadığı söylenemeyeceğinden seyirci gözüyle birkaç fikir beyan etmek isterim. (Beyan dedim.)


Fikir kimsenin itiraz edemeyeceği kadar iyiydi ancak oyunculukların durumu karikatürlerde canlandırılan karakterlerin performansının daha çok dikkat çekmesine sebebiyet verecek kadar vahimdi. Şimdi karikatürlerin nasıl oyunculuk yaptığını anlatıp sürprizini kaçırmayayım, her halükarda gidilip görülmesini tavsiye edeceğim bir oyun zira.


Benim izlediğim performans, oyunun Sibel Tüzün'lü ilk prömiyeriydi*. Daha önce İstanbul'u canlandıran Roza Erdem'le karşılaştırılınca Sibel Tüzün'ün oyunculuk yönünden epey yardıma ihtiyacı olduğu söylenebilir(-miş, zira ben Roza Erdem'i izleyemedim). Ancak elbette ki şarkıları seslendirmedeki başarısına laf atacak halde değilim. Yalnız farz-ı misal "Sahnede konuşurken neden tonlama yapmalıyız?" ya da "Neden mizansenleri canlandırırken rol arkadaşımızı takip etmemiz gerektiğinde gözümüzü dike dike değil de hangi hareketi yapacağımızı hatırlayamadığımızda bunu seyirciye sezdirmeden halletmemiz gerekiyor?" sorularının yanıtını bulup da oyuna çalışmış olan bir Sibel Tüzün'ü sahnede görmek daha lezzetli olabilirdi. En azından sesini dinlemenin yaşattığı keyif ve kostümün azizliğinin dillere destanlığı (Söylemem, gidin izleyin!) hem göze hem kulağa hitap ediyor. (Haaah, s..tım, magazin programı sunucusu gibi yazmaya başladığım an da geldi!)


Yalnız, çok üzgünüm ama hadi en azından Sibel Tüzün'ün sıfatı "oyuncu" değil. Memet Ali Alabora neye hizmet etmesi amacıyla oyunculuğunun yetersizliğini kanıtlama çabasına girmiş, anlamakta zorluk çektim. Nihayetinde kendisini "Yılan Hikayesi"nde, şu an hatırlayamadığım ve hatırlamak için google'da araştırmak üzere kasamayacağım birkaç projede, "Eve Dönüş"te ve "Yedi Kocalı Hürmüz"de izledik, puanımızı verdik. Hasılı "Ya bu adam cidden kötü oyuncu" yargımızı hatırlatmasına gerek yoktu diye düşünüyorum. İyi yakışıklı makışıklı ama ezberini unutma, dil sürçmesi, enerji düşmesi bir kez olur, iki kez olur. Bütün yakışıklıların her yaptığı iş popüler olabilir lakin yakışıklılık geçer, kabiliyetsizlik baki kalır. Bruce Willis'e de selam yolluyorum buradan.


Bütün bunların dışında oyunun (Daha doğrusu Garajistanbul'un) en büyük eksikliklerinden biri teknik aksaklık geleneğini sürdürme alışkanlığı. İzlediğim birkaç oyunda da gördüğüm kadarıyla Garaj her nedense çok çeşitli teknoloji ürünlerine oyunlarında yer vermeyi pek seviyor ancak bunları ustalıklı biçimde kullanmakta bir çeşit özür sahibi. Seyircinin toleransını suistimal etmek saygısızlıktır. Ben ne talih ki Garajistanbul'da birçok oyun izleme şansını bulabiliyorum, buradan hareketle teknik hataların her oyunda tekrar ettiğini gözlemleyebildiğimden Garaj'da sürekli oyun izlemeyen seyircinin enayi yerine konmasını doğru bulmuyorum. Aldığım duyumlara göre teknik aksaklıklar teknoloji ürünlerinin çok eski olması, sahnenin açılışından beri aynı kulaklıkların, headsetlerin vesairenin kullanılıyor olması imiş. Övül Hanım? Mustafa Bey? Yenilerini alınız...


Ya da teknik kullanamıyorsanız kullanmayınız. Yapamıyorsanız yapmayınız. Lise müsameresi değil bu.


Bütün bunların ötesinde müzisyen Evrim Demirel ve DJ. ve VJ. Ata Güner'in profesyonelliği ve başarısı teknik malzemelerin yetersizliğine rağmen yüreklere su serpti.


Bütün oyunun yıldızıysa bana göre sahnede sesiyle yer alan Kemal Gökhan Gürses'ti. Aynı zamanda karikatürleri çizip seslendiren ve oyunun yazarı olan sanatçı, bana göre en sağlam komedi unsurlarını oluşturuyordu. Özellikle seslendirmedeki çok inceden sezdirilerek yirmi beşinci kare mantığıyla seyircide iz bırakan küfürler oyunun en komik kısmıydı. Zira seyirciye bir sözcüğün içindeki küfrü andıran kısmı sezdirip "Acaba ben mi fesatlık yapıyorum, böyle bir şeyi kastetmiş olabilir mi?" diye düşündürmek her babayiğidin harcı değildir.


Oyun komik, oyunun müzikleri güzel, kaliteli, ilk oyundu, gelişeceği şüphesiz. Umarım siz de izleyip beğenirsiniz.
*Prömiyer'in "İlk oyun" anlamına geldiğini biliyorum. Kasten yaptım.


Hev!

Bu kadını tanıyor musunuz?




Bu kadın, pazara giderken bile makyajını yapar, balyajlı saçlarına muhakkak şekil verir, yumurta topuk ayakkabılarının içine ten rengi çorabını giyer, eteği hemen dizinin altında biter.

Bu kadın, kapıcısına "Cemşit Bey", temizlikçisine "Mualla" der.

Bu kadın, herkese, aşağılamaya çalıştıklarına dahi "siz" diye hitap eder.

Bu kadın, sigara içiyorsa "Bırakamaz şu mereti", içmiyorsa "İçmez, içene de saygı gösterir" ama sigara içenlerin ağzının "Çok afedersiniz" tuvalet gibi koktuğunu ekleyip "Ağzınıza s.çayım" altmetnini gizliden gizliye sokuşturmadan edemez.

Bu kadın, gereksiz bir agresyonla hakkını savunur. Her alışverişte fişini alır, fatura sırası beklerken araya kaynayan olursa ilk o müdahale eder, toplu taşıma araçlarında yer vermeyen gençlerin gözünün içine baka baka "Gençlik ne hale gelmiş!" diye isim vermeksizin çemkirmekten asla geri durmaz.

Bu kadın, modern medyayı hep takip eder. Onun için her şey "İyidir ama artık bozmuş"tur. Kadın programlarını "asla" izlemez, sinema para tuzağıdır, tiyatroya gitmek lazımdır ama "Aman ne zaman gitsin"dir, TRT eskisi gibi kaliteli yayın yapmamakta, "Baksanıza artık Mustafa Keser'i bile çıkarmakta"dır.

Bu kadın, zamanında solcu, eşitlikçidir ancak g.tünü kurtardığı tarihten itibaren Kürtlerin tamamının aslında terörist olduğundan, hepsinin ülkeyi içten çökertmek için kendisi gibi "Safkan Türk"lere düşmanlık beslediğinden adı gibi emindir, bunu anlayamayanların saflıklarını şaşkınlıkla karşılar.

Bu kadın, orucunu tutar, namazını kılar ama yeri geldiğinde rakısını da içer.

Bu kadın, patronuna, üstlerine, zenginlere, süslülere gösterdiği güleryüz ve samimiyetin acısını esnaf, işçi, hizmet sektörü çalışanı tayfasına insan müsveddesi muamelesi yaparak çıkarır.

Bu kadın, çocuklarına "Siyasete bulaşmayın, sizin tek işiniz var: Okumak, okumak, okumak!" diye öğüt vermeye çalışarak apolitik nesil yetiştirmeye yeminliler ordusunun en ön saflarında bayrak taşır.

Bu kadın, zamanında öğrendiği azıcık yabancı dille altyazılı filmlerdeki repliklerin arasından kulağına aşina gelenleri o ortamdakilere öğretme bilincini asla yitirmez. "Oh may gad" diyen karakter "Bakın, işte burada 'Aman Tanrım!' diyor"dur.

Bu kadın, ölmeden dünyaya bir iz bırakmak amacıyla pek çok yersiz faaliyetin gerçekleşmesine hizmet eden "Zıkkım Hanımlar Derneği", "S.kb.k Ev Hanımları Derneği" gibi binbir kuruluşun içinde yer alıp sabahtan akşama kadar dedikodu yapar, en iyi ihtimalle el işleriyle vaktini ve atılacak malzemelerini değerlendirir. Sosyal duyarlılığı doruktadır ama sokak çocukları söz konusu olduğunda "Bunların hepsi Kürt'tür, bakamayacaklarsa doğurmasınlar, tavşan gibi çoğalmasınlar"dır.

Bu kadın, çocukları daha iki yaşındayken onlara "Ayberk'çiğim, bizi düşmanlardan kim kurtardı?" sorusuna "Atatürk!" yanıtını vermeyi öğretir.

Bu kadın, referansla zincirleme satış yapan kozmetik firmalarının gözbebeğidir.

Bu kadın, içinde bulunduğu her kalabalıkta göze batmak zorundadır, kurşuni ojelerini sürmeye başlayalıberi "dinleme" çipi yandığı için bütün tartışmalardan haklı çıkmanın verdiği özgüvenle karşısındakine işaret parmağını sallaya sallaya haykırma hakkını kendinde bulur.

Bu kadın, hayatını neredeyse bunaldığında onu teselli etsinler, bir yeri ağrıdığında şikayetlerini dinlesinler, keyfi yerindeyken de kendi söylediklerine hak versinler diye yaşar.

Bu kadın, otobüse bindiğinde önünde oturan tesettürlü ya da kara çarşaflı kadınlara duyuracak şekilde "Cumhuriyeti Atatürk kimlere emanet etmiş! Peh peh!" diye serzenişte bulunur.

Bu kadın, "gün" fenomenini ülkemize kazandıran, kısırın gurmesi, çayın eksperi, dedikodunun şahbazıdır.


Bu kadını tanıyor musunuz?

Bu kadın, önceden bahsettiğim "Laik Teyze"; Asiye'min deyişiyle "Bostanlı Teyzesi"dir.

Hav!