çilli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
çilli etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

26 Temmuz 2011 Salı

"Hay aksi şeytan!"



Az önce çok sevdiğim bir dostumla konuşurken laf arasında bu cümleyi kurdu. Gerçekten ama gerçekten bu lafı duymayalı o kadar uzun zaman olmuş ki içimden "Baba?" diye geçirdim bir an.

Dün bir fikrim gelmişti, onu yapmak istiyorum. Yer kaplamasın diye telefonumdaki mesajları siliyordum. (Evet, hala aramızda telefon hafızası sınırlı olanlar var.) Ancak bir kısmının gerçekten tarihteki yerini almasını istiyorum. Şu şekilde:

Karabaş: Aşkım evde misin? Geliyoruz da biz.
Çilli: Şey otobüslerde ve minibüslerde organize ustası lider teyze ve amcalar.
Karabaş: Mağdurum ben, mağdurum ben...
Karabaş: Bıdık.
Karabaş. Cücüş nasıl?
Karabaş: Beybi nerdesin? Biz eve geliyoz.
Karabaş: Bişe lazım mı?
Karabaş: Bira?
Karabaş: Asiye?
Karabaş: Ya shen ashırı derecede sevimli bisheysin!
Ceko: O zaman sana "kaset" deyip kaset yerleştirmek istiyorum.
Asiye: Aşkım sonunda Kochlöffel bratwurst satışına başlamış, deniyorum.
Karabaş: Ya sen nerdesin, gelip anahtarı alalım. Üşüdük de biz.
Anka: Baş sigara bağımlısı olarak tiyatromuzda keçiboynuzu kürünü başlatıyorum. Hiçbirimiz akciğer kanserinden ölmiycez. Ohhh yeah!
Çilli: Geliyom dışardan bişi? Prezervatif falan?
Karabaş: Bibitem evde misin? Ben eve gelicem.
Çilli: Kuliste sidiğimi unuttum, bilginize.
Karabaş: Aşkitom evde misin? Geliyoz da biz.
Çilli: O yea kamon beybi, kimse gelmemiş olursa sewişiriz de

14 Ocak 2011 Cuma

O nasıl bir geliştir 2011?!




HAV!!

İçimdeki pamuk ipliğine bağlı pozitif hissiyatların başına bir halel gelmeden derhal yazıyorum:


2011! Buradan sana sesleniyorum! Bak arkadaşım; 2010 iyiydi hoştu ama sonlara doğru epey s.çıp batırdı, günler karardı, ay tutuldu... Senden de beklentimiz çok yüksekti ama sen de fos çıktın galiba? Sıkıntın ne canım benim? Asiye'yi göremiyorum, işyerimde bunaltıdan öyle bir hal alıyorum ki kulağını dayasan bir Anathema ezgisi yükselecek bünyemden, evde bir coşku seli hakim, malak gibi oluyorum... Sıkıntın ne?!

Başta söylediğim gibi pozitif hissiyatlarım pamuk ipliğine bağlı. Çok ama çok gereksiz bir biçimde. Hani "rahat batıyor" tam karşılamıyor - "G.tteki zeker ihtiyacı" demek daha doğru ama bu da adil değil. Ne yapayım, elimdekine şükredeceğim diye Saba Tümer'e mi dönüşeyim? Hayır efendim, gayet de şikayet ediyorum, nedir yani? Sebebini düşünüyorum, elime net bir veri geçmiyor; ihtimaller olsa da. (Bu kadar da silinmeye layık bir cümle olur muymuş; olurmuş...) Mesela en güçlü ihtimal şu: Ben bir ara karma mantığıyla çevremde olup bitenlere maksimum pozitivizmle yaklaşmaya çalıştım. Hani yani "Evet, ayaklarımın yarim santim ötesine tükürmeye çalışan adam ağzından s.çmış olabilir ama belki de bir sağlık sorunu vardır. " ya da "Facebook sayfamdaki bazı arkadaşlarımın profil fotoğraflarının Nuray Hafiftaş'ın 90'lardaki 'Asker yolu' vb. albümlerinin fotoğraflarını andırıyor olması ve bunların sair arkadaşlarınca 'Cnm chok tatli cikmissin.' veyahut 'Budur işte ya! Budur!!' biçimlerinde yorumlanması ne kadar yanlışsa, benim bu arkadaşlarımın fotoğraflarına 'İşte bunlar hep sevişememekten, bir sevişseniz bir şeyciğiniz kalmayacak' yazıp kendilerini listemden silmeyi planlamam da o kadar yanlış." gibisinden. Fakat anladığım kadarıyla bir şeyler ters gitti ve ben bu ve benzeri düşüncelerimi çokça bastırmaya çalışmış olacağım ki teşebbüs ettiğim iyimser yaklaşım bana yol, su ve minör depresyon olarak geri döndü.


Neyse, şikayetin b.kunu çıkarmayayım. Bir sürü yenilikle geldi 2011, burası bir gerçek. 2010'da başladığım spor etkinliği, (Evet, yapılamaz denileni yaptım, ciddi ciddi spora başladım ama o da şu aralar hüsranla sonuçlanmaya doğru emin adımlarla gidiyor çünkü beslenme uzmanının " Sen istediğin kadar çalış, o gördüğün Rottweiler'ların kaslarına sahip olamazsın, ilaç kullanmadan kimse sahip olamaz." şeklindeki açıklaması üstüne motivasyonum, sahibi dana rosto yerken mama kabına kuru mama koyup bunu iştahla yemesi beklenen Asiyem'in hevesiyle aynı seviyeye indi.) henüz birkaç aydır çalışmama rağmen ümitli olduğum ney üfleme girişimi, (Ki sinirlenip aleti kemirmeye başlamadığım için her gün kendimi köpek bisküvisiyle ödüllendiriyorum.) fena halde bodoslama atladığım uzun metraj film çekimleri (İsmi Baks Bani'dir ve tahminen süper bir şey olacaktır.) ve elbette Mekan.Artı'nın açılışı, Asiyem'e karşı duyduğum tarifsiz gurur.


2011'e giriş de pek bir şenlikli oldu. G.tümüzü yaya yaya eğlendiğimiz (Kendi Mekan'ımız; o bakımdan.) bir bar ortamı yaratıldı ve optimum sayıdaki dostlarla karaoke, dans ve daha nice [YAZAR BURADA EDEBİYAT YAPMAYA ÇALIŞMIŞ VE SAHİBİ TARAFINDAN KAFASINA GAZETEYLE VURULARAK SANSÜRLENMİŞTİR.]

Bütün geceyi sadece iki fotoğrafla tamamlamış ve sonunda beton gibi kafayla yuvamın salonunda uyuyakalmış olsam da bana o geceyi yaşatan Asiyem'e, Birg'e, Jam'e, Anka'ya, Çilli'ye, Tarçın'a, Karabaş'a, Dani'ye, Nart'a, Nazo'ya, Absynth'e, Philly'e ve Çiyan'a binlerce teşekkür!!!

28 Ocak 2010 Perşembe

"Schweiz'da böyle yapmıyorsun aaama!"



Çok şükür!

Kuyruğumuzu sallamadan edemiyoruz. Aylar öncesinden biletleri alınan, haftalarca binbir stresle belgelerinin tamamlanmasına uğraşılan Avrupa gezimiz yarın başlıyor!

Bir tanecik sevgilim daha önceden de söylediğim gibi 20 Kasım'da bana doğumgünü hediyesi olarak uçak bileti almıştı. On yedi şubata kadar içine sırasıyla İsviçre, İtalya, Almanya ve Fransa gezilerini alan, muhtemelen rüya gibi bir tatil geçireceğiz.

Bize elimizin kolumuzun bağlandığı rapor gibi konularda destek veren Dsara, Karabaş, Daisy, Toutou ve Anka'ya bin teşekkür! (Şunu eklemek zorundayım ki raporun muhtemelen bizim Almanya'da olduğumuz bir gün alınması gerekiyor ve Toutou'nun bir tanıdığı vasıtasıyla ayarlayabildiğimiz raporu tam doğum günü olan 8 şubat'ta almayı kabul etme nezaketini gösteren Anka'm; Asiye'mle ben doktorun sıradan bir doktor değil de;

- Hemşire hanım, boynumda ve belimde biraz ağrı var, bu konuda ne yapabiliriz?
- Ah, doktor bey, boyun ve bel ağrıları için iyi bir masajdan daha etkilisi yoktur.
- Keşke burada bana masaj yapabilecek becerikli ellere sahip birisi olsaydı.
- Belki ben size yardımcı olabilirim, üstünüzü çıkarın ve şu rahat sedyeye uzanın lütfen, ben de dikkatim dağılmasın diye kapıyı kilitleyeyim. Çünkü dikkatim dağılırsa biraz sert davranabilirim.
- Evet, bu çok iyi bir fikir.

konseptinde hiç de eğreti durmayacak, toplum ortalamasının üstünde fiziksel çekiciliğe sahip bir doktor olduğunu söyleyince bir süre Çilli ve Karabaş'ın da eşlik ettiği bir "Salya hakimiyeti bozukluğu"nun tesirinde kaldı ve fetiş doktordan rapor almak konusunda müthiş bir motivasyon geliştirdi.)

Sonuçta bütün her şey tamam, yarın yola çıkıyoruz. Mümkün olduğunca oradaki olayları çok da kişiselleştirmemeye gayret ederek buradan sizinle paylaşacağım.

Bekleyin Almancı komünite, biz geliyoruz, "Schweiz'da böyle yapmıyorsun aamaa!"

HAV HAV!!!

9 Ocak 2010 Cumartesi

Baabaa!!



Bir önceki yazımda anlattığım- daha doğru tabirle "uzattığım" bürokrasi maceraları bundan iki gün önce de tekerrür etti fakat önceki yazımdaki cevvalliği yapıp uzun uzun kafa s..meyeceğim.



Asiye'm sağolsun doğum günümde kainatın bütün inceliği ve düşünceliliğiyle uçak bileti aldı bana. Yurt dışına, onun doğduğu kente gidip göreceğiz (Issız Adam'ı anımsayıp burun kıvıranlar yanarak ölsün). Tabii bu aylar önceden belliydi fakat benim kafama devlet kuşunun s.çacağı nispeten yeni bir haber olduğundan devlet bünyesindeyken yurt dışına çıkmanın ne kadar civcivli olduğuna dair bir fikrim düne kadar yoktu.



Bütün belgeler tamamlandı, okuldan alınacak bir tek belge kaldı. Yazının konusu bu olmadığından o belgeye dair sadece iki noktaya parmak basıp geçeceğim: Birincisi Milli Eğitim İlçe Müdürlüğü'ndeki şişman, çirkin, antipatik ve muhtemelen sağlıksız cinsel hayat mağduru bir tutuk zekalı (Bilimsel tabir olarak-hakaret değil.) personelin "Sen daha stajyersin, ne yurt dışı. Daha yeni atanmışsın, ne pasaportu." ve benzeri temelsiz, amaçsız, sadece çekememezlik ve fesatlık kaynaklı zırvaları ve müdürümün "Ben nereden bileyim?" temalı cümleleri. Zira ihtimal ki kimseye "Yurt dışına çıkma izin formu" doldurmamış olduğundan bana sanki resmi evraklar konusunda bir çakal, adeta bir bilirkişiymişimcesine bakıyordu. Temel bilgileri doldurduktan sonra pasaport numaramı bilmediğimden Tarçın'ı aradım. En büyük korkumun Tarçın'ın evde olmaması, bu yüzden pasaportumu bulamaması olduğunu sanırken daha büyük bir kabus gerçeklendi ve canım cocker'ım telefonu "Hmmmhhh" diye açtı. "Şimdi olmaz, tam şu anda olamaz" diye onun ağlıyor olmamasına -ki pek bir keyiflidir, neşelidir yazık- yönelik dua ederek "Tarçın uyuyor muydun?" dedim. Yanıt yarasaların sonarlarıyla algılayabilecekleri kadar düşük frekansta geldi fakat ben bunu bütün optimizmimle "Evet" olarak algılamayı yeğledim ve "Lütfen hemen uyan kendine gel ve bana pasaport numaramı oku!" dedim. Sağduyulu dostum numarayı okudu, teşekkür edip kapattım."Yurt dışına çıkma nedeni" kısmına geldiğimizde müdürle önce ekrana, sonra birbirimize uzun uzun baktık. Ben gerginliği atmak için öpüşmemiz gerekip gerekmeyeceğinin muhasebesini yaptığım esnada müdürüm "Eee ne yazacağız hocam?" dedi. Dünyanın en dürüst insanı olduğumdan "E hocam doğrusunu yazalım, 'Tiyatro ekibinin yurt dışı performansı gerekçesiyle' falan yazalım" dedim. Müdürümün "E tabi, burası Kaliforniya'da bir kolej değil mi?" diyen bakışlarını müteakip "İzin vermezler öyle hocam." dedi ve izin tarihleri yalnızca tatil günlerini içeren ve buna rağmen İlçe Milli Eğitim'e, okula ve kaymakamlığa onaylatmanız gereken (Çünkü sizin sömestre tatilinde nerede olduğunuzun derdi devleti de geriyor.) çetrefilli belgemize "Turistik gezi" yazmak konusunda hemfikir olduk.Neyse, bu belgeyi almak için önce okula gidip sonra milli eğitime geri gelmem; sonra bir kez daha milli eğitime gidip sonra tekrar okula gitmem gerekti vesaire...



O günün akşamında Asiye'min yönettiği (Ha ha, siz bizi öyle böyle kırmalar mı bellediydiniz?) oyunu izleyecektik ve plana göre ("According to plan"-Tim Burton'a saygı.) ben okuldan çıkar çıkmaz onunla buluşup oyunu izlemeye gidecektik. Lakin "Senin daha stajın kalkmamış." adamı ve onun gibi birtakım çatışmalardan kaynaklı gecikmem sebebiyle bir tanecik Asiye'mi de saatlerce o bomboş semtin saçma sokaklarında dolaşmak zorunda bıraktım.



Nihayetinde buluştuk, iki buçuk saate varan ürkütücü bir yolculuktan sonra şaşırtıcı güzellikte bir kültür merkezine ulaştık. O gece, Türk-Yunan Mübadele Derneği'nin kutlama gecesi vardı ve esas oyundan önce bir slayt gösterisi ve iki halk dansları gösterisi vardı. Anka ve ben, ekibin alaturka temalara burun kıvıran havalı ve bananeci unsurları olarak başta bu "varoş" gösteriyi izlemeye nazlanmıştıysak da sosyalleşmenin sadece bu kültür merkezinde mümkün olduğu bu ilçede iki kişi ne b.k yiyeceğimizi bilememenin korkusuyla Asiye'm ve Çilli'ye eşlik ederek salona girmeye karar verdik.



Salona girerken kapıda bizi Uykusuz'un "Bıyıklı Kadın"ı karşıladı. Entelektüel seyirci formatında kadına oyunun yönetmeni ve arkadaşları olduğumuzu ifade ettiğimiz esnada kafamdan geçen "Lütfen ama lütfen bu kadın lezbiyen olsun, bıyıkları var!" düşünceleri, kadının telefonda konuştuğu arkadaşına ".... Sen de bulmuşsun..." demesiyle bölündü ve evet, bu "Sen de bulmuşsun", o "Sen de bulmuşsun, güllüsünü arıyorsun." daki "Sen de bulmuşsun". Soğukkanlılıkla kahkahalarımızı oturacağımız koltuğa saklayıp salonda ilerledik.



Nihayet pek çok laik teyze ve amcanın arasındaki yerimize yerleştik. Slayt gösterisinde derneğin önceki etkinlikleri ve geleceğe yönelik çalışmalarını derneğin sosyaller sosyali başkanının çeşitli fotoğrafları ve görüntüleri eşliğinde izledik. Zaten sanırım derneğin bütün üyeleri sosyalliği ve "lider" sevgisi bendine sığmayıp taşan zatlardan ibaretti. Görüntülerde Atatürk'ün doğduğu evin fotoğrafının üstüne wordart'la yazılmış çok kırmızı ve çok ucuz "Atatürk'ün Evi" yazısının çapraz pozisyonda eklendiğini gördüğümüzde de ikinci şokumuzu yaşadık.



Slayt bitti, en büyüğü on beş yaşındaki çocuklardan oluşan halk oyunları ekibinin gösterisini izledik. Epey iyiydi, çok keyif aldık. Sonra bir şeyler ters gitti ve yetişkinlerin halk dansları gösterisi başladı. Öncelikle "genç" ekipteki Derya Baykal dikkatimi çekti. Hayır, elbette Derya Baykal'ın kendisi değildi sahnedeki. Saçmalamaya gerek yok, onun ölmeden önce günlük kullanıma açması gereken binlerce parlak boncuğu, eskimiş ve hayata onun elleriyle geri dönmeyi temenni eden aksesuarları, lüzumsuz bibloları ve zayi etmesi gereken yılları var. Bu kadar iş güç arasında onun kalkıp bir de halk oyunları ekibine girmesini temenni etmek tamahkarlık olurdu. Hayır dostlarım, burada bahsi geçen hanım orta yaşlılığı ve ne yazık ki kendini genç hissedişine ek olarak bir de utanmadan hayata sıkı sıkıya tutunuşuyla bir Derya Baykal franchisingiydi. "E bu yaşlı?" derken gecenin ikinci en kopuk adamı olan davulcu abiyle gecenin en kopuk birinci adamı "Recep" göze battı. İsmi belki Recep değildi, belki bir Tonguç, belki de Bünyamin'di; lakin o bizim Recep'imizdi. Zira yakın geçmişte bu isim hiçbir yaşam formuna bu denli yakışmamıştı.



Davulcu kontrolden çıkmış bir hezeyan içinde kendini dağıtır ve Recep'imiz ha bire ekipten farkını kah oyunculuğu (Çünkü o hem bir folklor dansçısı hem de oyuncuydu!) kah koreografiden kopup dikkat çektiği doğaçlamalarıyla sivrilirken yerden kılıçlar, kamalar ve tabancalar alındı- savaş karşıtı ben ve dostlarımın yüreğine bir gam düştü. Nihayet hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde mantar tabancaları patladı ve ben tam içimden cık-cıklarken sahneye makineden sis verilmeye başlandı ve hoparlörden silah ve savaş sesleri yükseldi. Mutlu mutlu halay çeken dansçıların üstün oyunculuk performanslarıyla birer armut, birer cevizmişçesine patır patır sahneye yığılmalarını izledik. "En son Recep düşecek." teorimin gerçeklenmesi beni şaşırtmadı. Hatta Recep ölmedi bile. Silah arkadaşlarının ölümünün acısıyla o ıstırap senin bu ıstırap benim sürüklenen Recep'im, edemedi sahnenin en önüne gelip ellerini havaya kaldırarak bir Bülent Ersoy'a dönüşüp "ALLLLAAAHHHHHHHHHHHHHH!!!!" alt metniyle kollarını sarstı. Asiye'm kulağıma eğilip sakince "Oyunculuğu oyuncular yapsın." dedi. Daha bu cilloplar cillobu cümlenin hazzına tam varamadan salon seyircinin alkışlarıyla yıkıldı. O dakikada, hayatımız boyunca daha önce aynı fikirde olmadığımız bu kadar çok insanla hiç aynı ortamda bulunmadığımızı idrak ettik. Seyirciden gazı da alan Sosyal Recep, nihayet dizlerinin üstüne çöktü, giysilerinin altından "mecburi" Türk bayrağını çıkarıp üstüne örttü ve oyunun başında kılıçları gördüğümüzde yaptığımız "Harakiri" esprisini göz göre göre gerçekledi; kendini öldürdü. Göz devirmekten gözlerimiz ağrımışken o an geldi...



O an...



Recep'in oğlunu oynayan çocuk elindeki mikrofona "BAAAABAAAAAA!!!" diye bağırdı. Bu ekibin genel problemiydi zaten, "mikrofona bağırma bozukluğu". Ajitasyon komasının eşiğindeki seyircilerin izlemesi gereken bir sonraki sahneyse içimden "Yo, hayır, yo, hayır, bu kadarını yapmazsınız, yok artık..." diye geçirmeme rağmen canlandırdıkları "Recep'in oğlunun önce kafasına Türk bayrağı örtüp sonra kendisini kamayla öldürmesi" sahnesiydi.



Benim görüşlerime göre hal-i hazırda aslında bebek bezi reklamlarındaki bebeklere yapılan dahi çocuk istismarı sayılırken resmen gözümüzün önünde "Gurur tablosu" adı altında on üç yaşında bir çocuğun kendini öldürmesi ve bu sahnenin alkış alması içimdeki "sahneye çıkıp ekibin halay başı olan Recep'i tokat manyağı yapma" arzusunu körükledi.



Bu ve benzeri ajitasyonlar eşliğinde nihayete eren halk oyunları gösterisinden sonra bir tanem, Asiye'min yönettiği oyunu izledik. Biraz önceki kabusu alkışlayan seyirciyi rezil etmek başta olmak üzere pek çok başarılı an bıraktı akıllarımızda "İzmir Tiyatrosu Artı". Evet, bu ekibin adı değil, sadece embesil sunucunun elindeki kağıda bildiğiniz latin alfabesiyle yazılmış olan "Tiyatro Artı İzmir"i okuyamama beceriksizliğinden kaynaklanan bir telaffuz hatası.



Önce içlerinde Aang ve Kemik'in de bulunduğu oyunu oynayan oyunculara, sonra bebeğim Asiye'me çok teşekkürler...



Hav!..

2 Ocak 2010 Cumartesi

Sıkılıyorduk ve saat 20:40'ta 2010'dan geriye saymaya başladık...





Yalnız şöyle ilginç bir şey var ki, bir şehir efsanesi şu an itibariyle kendini gerçekleştirmiş bulunuyor...

Hani pek çoğunuza tanıdık gelecektir. Şu an buraya yazmak istemediğim ancak İsa doğup da her yılın 31 aralığında yeni yıl kutlanmaya başlayalıberi takriben on yıl içerisinde demode olan ve M.S. 11 yılında yapıldığında karşısındakinin kırılması asla umursanmaksızın suratlar ekşitilip "ÖÖÖÖÖFFFF!" denilen o "Hadi seneye..." ile başlayan melanetli şaka vardır ya (Ki esef içinde belirtirim ki çalıştığım kurumdaki üstlerim tarafından bu yıl kontrolsüzce ciddi bir biçimde bu şakaya maruz bırakılmışlığım, üstüne "Bu şaka da hep yapılır değil mi, ehikki hikkkikki" diye arlanmazcasına gülmek zorunda olmuşluğum da vardır); işte o şakadan sonra en büyük ikinci klişe olan "Ya abi aslında var ya, yeni yıla hep böyle beklentiyle giriliyor ya; hani hep süper geçecek falan diye hazırlıklar yapılıyor ya; ondan bak bütün yılbaşları sıkıcı geçmiştir. Düşün bir bak..." şeklinde peydah olan ve kıymetli zamanlarımızın yaklaşık dört saatini katleden bu geyik muhabbeti, bu yıl (da) tarafımdan yapılmış olabilir.

Ne var ki konu bu değil; işe yaraması. Yani plansız programsız; Daisy'nin kocasıyla bir olup iki hafta boyunca "N'apıyoruz? N'apıyoruz? N'apıyoruz? Karaoke yapalım; şarkı söyleyelim, planınız yok mu? Hadi plan yapalım" diyerek pire tasmama ne kadar salyası varsa akıtmasına rağmen ayın otuzuna kadar "Ne bilelim, sadece evden çıkmayacağız; bu kadarını biliyoruz." dan ibaret olan (Tabii, Asiye'nin sarışınlığı gibi acarlığı da gözden kaçmayan, sosyal arkadaşı Çilli'nin yedi düveli Asiyelerde toplanmak üzere 'Ev partisi' başlığıyla davet etmesiyle bizi de artık bir plana dahil kılan girişimini saymazsak.) program(sızlığ)ımız aniden cevvalcesine işledi ve kendimizi karaokeler yapılan, türküler söylenen, Lady Gaga eşliğinde dans edilen, tam iki, İKİ kez "Buraları yıkılıyo... Bıyıklı takılıyo" söylenen -ki performanslardan biri bizzat Çilli'ye aittir ve elimizde kaydı da vardır, ayaklar bundan gayrı denk alınmalıdır- bol alkollü, maytaplı falan bir eğlenceye dönüştü.

İyi ki de oldu.

En büyük korkum olan "Yılbaşı gecesi şişe çevirmecesi" olmadı; ucuz atlattık. Gerçi bu, arkadaşlık sınırlarının o üflenen, parlak fırfırdayan şeylerle taciz edilip inceden aşılmasına engel miydi? ASLA!!! Yine popolar koklandı; kimi noktalarda üstüne çıkmaya çalışmalar yaşandı. Bilhassa Karabaş'ın coşumculuğu gözden kaçmadı. Ondan yüz bulan ben de doğamın getirdiği birtakım köpekliklere yenik düştüm. Kendimi suçlu hissetmeye başladığımda ise bir baktım ki Anka; benim uyumlu, benim müşfik, benim kah dadı, kah mütecaviz ve zavallı genç kızı sahnelerde canlandırmış, benim adeta bir Münir Özkul olan Anka'm Nil Karaibrağamgil'e dönüşmüş; eller kollar üstünde! "Hepinizi çok seviyorum biliyor musunuz? Seni çok seviyorum, seni de çok seviyorum...(On beş kişilik partideki herkese bıkmadan usanmadan bunu tekrarlar...)...seni de çok seviyorum." dedikten sonra kulak mememi yalamasının yarattığı çekincem; bir süre sonra ortadan kaybolduğunda "Anam nerde ya bu kız?" paniğini müteakip Asiye'yle benim odamda onu Birg'le mışılcasına uyurken görmemle sona erdi. İkisi de masumdu, temizdi, paktı... Bilhassa Birg; bana beşinci cinimde "Benekli bak enerji tonik yaptım, tadına bak, çok güzel." diyen Birg, hepsinin içinde en Ayşecik'i, en Desdemona'sı ve şüphesiz en Hafize Ana'sıydı.

Nihayetinde, hayatımdaki en güzel yılbaşı partisinin bir şehir efsanesini de bünyesinde barındırmasının yaşattığı buruk tat ile [YAZAR BURADA EDEBİYAT YAPMAYA ÇALIŞMIŞ VE SAHİBİ TARAFINDAN KAFASINA GAZETEYLE VURULARAK SANSÜRLENMİŞTİR.]

2009 güzelliğiyle gitti, 2010 daha iyi olacak.
NOT: Teknik desteği dolayısıyla Asiye'me bin teşekkür.

Hav!

Adı geçecek olan dostlar...

Şimdi iyi güzel, blog yazacağım da "Asiye" dediğimde "Kim le bu Asiye?" diye sormamanıza hizmet etmesi açısından birkaç arkadaşımı burada size tanıtacağım.


Bu, en eski dostlarımdan "Fırfır"...


Bu soğuğumsu güzel "Zekiye"...



Bu narin arkadaş "Kabak",



Bu da Kabak'ın kulübesini paylaştığı, spaniellerin cana yakınlığı ve hareketliliğine dair yargıları altüst eden hafiften depresif dostum "Şarap"




Bu yavru, masumiyet katsayısı esasen resimde göründüğüyle tamamen ters orantılı olan "Çilli";




Bu da, sevecenler seveceni Anka;



Bu havalı tazının adı "Birg"; nefes borusundaki bir problem yüzünden "Börk, börk" diye havladığı için bu ismi almış.




Dişi olmasına rağmen seksist yaklaşmaktan imtina eden sahipleri bu modern tavırlarına karşın sevgili arkadaşıma "Karabaş" ismini koymaktan çekinmeyecek kadar fütursuz davranabilmişlerdir.






Sevgi dolu dostum Daisy (... ve evet, adı "Daisy" olan bir köpeği papatyaların arasında fotoğraflayacak kadar sığ tanıdıkları var.)





Bu da Daisy'nin yareni Havuç.




Alttaki canım dostuma da bütün talihsiz Cocker'lar gibi "Tarçın" ismi kondu...




Bu yakışıklı Polly,




İşte bu cimcime de Hussy. En yakın arkadaşım. Polly'nin eşi oluyor.





Bu Asiye; kendisi sevdiğim, yarim, biriciğim, ayrılmaz parçamdır.






Bu da ben, sahibim geri zekalı ve düz mantık sahibi bir insan olarak adımı "Benekli" koymayı uygun gördü.











E o zaman ağızlıklar takılsın; oyun başlasın...




HAV!