kemik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kemik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

8 Ağustos 2010 Pazar

İzmir, Karaburun ve hayatımın en güzel tatili (Şekil 1-A)



HAV!

Ne tatildi ey köpüşler tanrısı Ares! Ağustosun ortasında di'li geçmiş zaman kullanmak benim de canımı yaksa da 657. koğuşta vaziyyet bu şekilde iştigal ediyor. Tatilimin son 20 gününün on gününü daha annem babam ve ablamla memleketimde (Evet, köken olarak Yugoslavyalı olabilirim ama kütüğüm Akdeniz vilayetlerinde!) geçirmek zorunda kalmaktan şikayetçi olmam beni başta bayağı rahatsız etti; işin aslı ailemle daha yakın olmak, onların hislerine tercüman olmak, ne bileyim; Çocuklar Duymasın'ın yeni versiyonunu (Önceden söylemişliğim var, tekrar söylüyorum:: Aferin Bir.l G.ven; iyi b.k yedin!) ağız dolusu kahkahalarla, dizlerimi döve döve izleyerek onlara eşlik etmek gibi planlarım olmuştuysa da bunları hayata geçirmeye yeltenmek bile bünyemin alabileceğinden fazlasını oluşturuyor. (Bünyamin değil.)

Biraz toparlayayım. Tatilim şu şekilde cereyan etti: İstanbul-Mersin-İzmir-Mersin. İstanbul'dan Mersin'e ilk gelişimde sorun yoktu, beni bekleyen uzun bir tatil ve dahası İzmir vardı önümde. Asiye'm İzmir'de beni bekliyordu ve bu gidişimle alakalı beklentilerimin tamamen gerçekleşmesi bir bakıma gerçeküstüydü. Bu başka bir konu. Asıl dava, ilk Mersin etabında canımın sıkılmamasını sağlayan beklentinin ne yazık ki zayıflamış olması. Yani önümde tatil matil yok. Muhtemelen cehenneme dönüşecek bir "ramazan ayında niyetli devlet kurumu" kıyameti var. Oradaki angarya işleri saymıyorum bile. Ben hadi bunu da es geçip olumlu yönlerden bakıyorum. (Gerçi azımsanacak gibi de değiller.*) Bu kez de sabırsızlıktan ödem çıkaracak hale geliyorum oramda buramda. Yani bir kere çok sıcak buralar. Veterinerin söylediğine göre güneşe allerjim var. (Ki birincisi, bence klor da olabilir; ikincisi, Asiyem'le güneş allerjisinin ne kadar havalı olduğu üstüne konuşmuştuk, buradan onu da iliştireyim.) Güneşi geçtim, uyunmuyor! Annemlerde kaldığımda beni pamuktan bir "döşek"te yatırıyorlar; ki bu tamamıyla anlaşılabilir çünkü beni o kadar seyrek görüyorlar ki, yakında sırtımda valizimle geldiğimde ilk başta çıkaramayabilecek haldeler. Ama benimki de can demek istiyorum! Ablamda kalsam daha beter; katlanan kanepe! Hani şu "Mino", "Reis" ya da onun gibi geri zekalı isimli firmaların ürettiği, böyle amatör pornolarda kızla oğlanın kirlenmesin diye üstüne çarşaf serip güreştikleri, betondan hallice kanepelerden. Neyse ki ablamın evi nispeten serin. Ama her gece de ablamda kalamıyorum; annemler üzülüyor. Annemlerde de sabahtan akşama kadar Avatar'ın (Aklına öncelikle James Cameron'ın son filmi değil de animasyon dizi gelen parlak tüylü mis popolu köpüşlere bin selam!) sezonlarını sil baştan izlemekten helak olmanın eşiğinden dönüyorum. Yanisi şu ki; istediğim kadar ailemle ilgilenemiyorum diye üzüldüğümü düşünüp kendimi kandırayım: aslında basitçe (*) İstanbul'u, Asiyem'i, bizim tayfayı çok özlüyorum. Bu da burayı çekilmez kılıyor. Sabahtan akşama kadar Avatar, Jay Leno, Ellen DeGeneres (Ki lezbiyen olmak üzereyim) ve Alacakaranlık'ın kitabı (Evet, şu Stephenie Meyer'in yazdığı bestseller! Düşünün artık!) etrafında dönen bir hayattan bahsediyorum. Varın siz hesap edin. ("Hesabedin" yazılmıyordu değil mi bu?)

Ne var ki şu yukarda bahsettiğim Mersin-İzmir-Mersin'in İzmir sekmesi o kadar takdire şayandı ki bir yıllık enerjimi orda topladım diyebilirim.

Sürprizlerle dolu bir kuçu kuçu olduğum için beni İzmir'de bekleyen Asiyem'e 22 temmuzda orada olacağımı söyledim ancak hem on birinci ayımızı birlikte geçirmiş olmak; hem de sürpriz yapıp yarimi sevindirmek adına tam anlamıyla yazın çılgınlığını yapıp İzmir'e bir gün önceden gittim! Beni otobüsten indiğimde eski dostum Fırfır karşıladı. (Ki kendisi beni Guitar Hero ve ordan doğru Playstation illetine bulaştıran bir k.lleş köpüştür.) Arabasıyla yuvasına gittik ve heyecanla Tarçın'ı arayıp beni Asiyem'in evine götürmesini istedim. Neyse ki benim romantik sevgilim bu tarz bön sürprizleri bile coşku ve mutlulukla karşılayacak kadar kalenderdi. Ya da o sırada sıkıntıdan patisinde bir jiletle odasında oturup seçenekleri değerlendiriyor olmasından kaynaklı bir sevinç patlaması yaşadı-bilemiyorum.

Kayınvalidem olduğunu bilmeyen kayınvalidem ve kayınpederim olduğunu bilmeyen kayınpederimle biraz zaman geçirip (Ki sözkonusu kayınpederimle bu "az" gerçekten kelime anlamını ciddi ciddi karşılıyor.) gezmeye çıktık.

İzmir'de benim için bir dolu yenilik oldu; hepsini ayrıntılarıyla anlatmayacağım (Şaka yapıyor olmalısın!). En güzellerinden biri artık bir mit olduğuna (Milli istihbarat gibi değil, banelleşmeyin! "Mith"!) inanma safhasını aşıp bunu "bildiğimi" düşünmeye başladığım Goo Goo ile tanışmak oldu. Sonrasında da Jam ve Dani. Şaşırtıcı bir şekilde hepsini birden sevmem ya hepsiyle oturup içmiş olmamdan ya da İzmir'de Asiyem'in yanında huzur manyağı olmamdan kaynaklanmış olabilir bilmiyorum. (Hepsinin gerçekten iyi havhavlar olması ihtimali de var... Evet ya!) Goo Goo şu sıralar işine duyduğu nefreti bütün kainata yansıtmaktan kendini alıkoyamadığı için biraz gergindi. Jam, pozitifler pozitifi, şekerler şekeri bir kuçukuçu olarak yaş mama tadındaydı. Dani de muhabbeti pek keyifli bir köpüş olarak kayıtlara geçti.

Bunun dışında İzmir: Varan-1; şortlu polisler! Varan-2; muhteşem barlar vegece hayatı! Varan-3; komşunuz kadar sızakkanlı insanlar! Öyle ki Asiyem'le şu tespiti yapmıştık: Zamanında felsefenin doğduğu bu topraklarda yaşayan insanlar elbette ki çağlar boyunca insan ilişkilerinde hoşgörüyü taşıyagelmişlerdir. Yalnız tiyatronun katilini bulamadık. Şaşırdık. Tabii ki Varan-4; Çeşme The Cranberries konseri! Hayatımı grubunu da dinledim, artık rahatça ölebilirim! Tamam, konser alanına gidiş yolu bir hayli "Geçen yaz ne yaptığını biliyorum" havasındaydı ama konserde ben başka bir yerdeydim.

Ama İzmir'le ilgili düşüncelerimin değişmesi beni feci sevindirdi. Bulduğum her fırsatta İzmir ve insanları hakkında atıp tutmak epey aptalca hissettirdi. Aynı şeyi Karadeniz'de de tecrübe etmeyi hedefliyorum şimdilerde.

Bir de Karaburun elbette. On kişilik bir kitleyle tatil yapmak bambaşkaymış. muhtemelen havuzdan kaynaklanan kırmızı benekler vücudumu kaplamasaydı daha az şeyi kafama takardım ama alkol, et ve gece gezmeleri her gözümü kapattığımda hayalime geliyor. Ha, sessiz sinema; tabi! Anlatamadığım "C Blok", Tarçın'ın manyak gibi anlattığı "Şirket" ve Kemik'in "Azınlık Raporu" da zirve benim için.

Fakat bunların hepsi bir yana; İzmir hiçbir şeyi başaramamışsa Asiyem'e tekrar aşık olmamı başarmıştır.

Bayık cümlelerle kafa şişirmeme yeminimden dolayı buraya hislerimi tam olarak yazamıyorum. Ama artık biliyorum ki ne "güven" bu güne kadar bu kadar somut hissedildi, ne de Benekli bu kadar sevildi.

Seni seviyorum İngiliz soylu köpüşüm!

22 Ocak 2010 Cuma

Pizza Rat'te Mesihler Konseyi



Bu; bilgisayar, internet ve motivasyon eksikliklerinin kombinasyonundan kaynaklanan, istemsiz gecikmeyle yazılmış bir yazıdır.
Geçtiğimiz haftalarda Asiye’m, ben, Anka, Zekiye ve Asiye’min iki arkadaşı Aang ve Kemik toplaşıp İstiklal’deki Pizza Hut’a oturduk.
Maddi açıdan birer holding lideri sayılmayan arkadaşlarım mama olarak “Yiyebildiğin kadar ye!” promosyonunu seçtiler. Ben de o gün artık malum mu oldu, ermenin kıyısından geçtim de fark mı etmedim bilemiyorum; dedim ki, “Şimdiye kadar ben hep buranın, rakipleri olan Little Caesars ve Domino’s’tan daha kötü pizza yaptığına dair bir önyargı geliştirdim fakat hep promosyonlu menülerden istifade ettim; acaba şu kimsenin menüyü eline aldığında doğru düzgün bakmaya bile yeltenmediği o ’pahalı’ pizzalar nasıldır?” Şu an adını anımsayamadığım fakat menüde yazdığı üzere içinde insan ve dinozor etinden başka aşağı yukarı her şeyin olduğu, sanırım “Supreme”li bir isimle anılan pizzadan fakir olduğum için küçük boy bir tane seçtim.
Ne var ki cevval garson, proleter kişiliğine yakıştıramadığım (Evet, garsonun yanında; patronun karşısında bir kişiliğe sahip olmak bir köpekten beklenmeyecek bir tavır olabilir ancak zamanında garsonluk yapmış köpekler kimi zaman içlerinde bir efendim Çegevera, bir Deniz Gezmiş barındırabilirler.) Tekrar aç parantez. (Ben de biliyorum onun ‘Che Guevara’ diye yazıldığını. Kapa parantez.) bir sığlıkla sırf karışık kuruşuk söylendi diye adisyona dıravdan beş tane “Gözün doyana kadar ye!” promosyonu yazdıktan sonra umarsızca çekip gitmiş, kendisinden uzun süre bir daha haber alınamamıştı. Asiye’min canı yemek istemiyordu, o yüzden bizimkilere “Niye beş tane yazdı bu adam?” soruma cevap olarak “Sana da bizimkinden yazdı.” cümlesini duyunca çok içerledim ve içerlediğimde içimdeki “Laik teyze”, Asiye’nin tabiriyle “Bostanlı teyzesi” dışarı çıkabiliyor. Bu terimi daha sonra açıklamaya gayret edeceğim.
Ne var ki daha ben bütün yoldaşlık bilincim ve garsonseverliğimi bir kenara bırakıp; kalkmış kaşlarım ve baygın gözlerimin aşağılayıcılığına eşlik eden çok minik bir el hareketiyle garson’a “Senin dikkatini çekmek için bu kadar uğraşabilirim. Görüp görmemen benim problemim değil!” dercesine “Pardon!” diye seslenmeden; az önce aç olmadığını söyleyen Asiye’min “Tamam, değiştirme siparişi ben yerim ‘Güvercin gibi ye!’ promosyonundan.” demesi üzerine küçük bir şok atlatıp bir yandan karşımda Gargantua gibi önlerine çıkan bütün canlıları çiğnemeden yutarken sevinç içinde kuyruk sallayan dostlarımı izleyip bir yandan Tiflis’e doğru yola çıkmış olma ihtimalini değerlendirdiğim garsonu beklemeye başladım. Hal-i hazırda imece usulü servis yapan mekanlarda bile garsonlar aynı anda cisimlenmiş (Bkz: Harry Potter) gibi ortadan kaybolma alışkanlıklarını gün be gün geliştirirken, Pizza Hut gibi mekanlarda masaların garsonlara pay edilmesi ve bir garsonun başka bir garsonun masasıyla ilgilenmiyor olması prensibi yüzünden hafif bir gerginlik yaşadım. Zira diğer masalar Stuffed Mouse’larını yuvarlarken ve neşe içinde şad olurken, yaş mamaya saldırır gibi tıkınan dostları tarafından önüne kullanılmış peçeteler (Şirket prensibi gereği kişi başı bir tane verilenlerden.) ve boş ketçap-mayonez paketlerinin bırakıldığı esnada, sair garsonların adeta “Yıh yıh, çok isterdim sipariş alıp masanı silmeyi ama benim masamda değilsin. Bekle senin garsonun gelsin. Eee, hayat da böyle değil midir? Doğru kişilerle doğru adımlar.” diyen bakışlarına maruz kalmaktan buhranlar geçiriyordum. (Abartıyorum evet.)
Bir süre sonra garson göründü ve ben arkadaşlarımın “Görmemişçesine ye!” promosyonlu pizza sipariş etmiş olmalarına duacı olarak, insan ve dinozor etsiz pizzamı sipariş ettim. Uyanık köylü zihniyetiyle bardakta servis yapılıp iki euro’ya satılan (Avrupa’ya gideceğim de yakın zamanda söylemesi ayıp, meh meh…) içecekleri ise bir kez daha esefle kınadım. Arkadaşlarımın seçimine duacıydım, çünkü herhangi başka bir promosyon sipariş etmiş olmaları halinde pizzalarını gözümün önünde zıkkımlanıp bitirdikten sonra bir yandan geğirdiklerini saklamaya çalışıp bir yandan da yan gözle bana bakarak “Ne zaman kalkacağız? E hadi sigara içsek.” gibi varoş cümleler kurma ihtimalleri beni ürkütüyordu. Ancak o anki koşullarda paralarını kuruşu kuruşuna karşılamaya yeminli olan dostlarımın bünyelerine dört yıllık karbonhidratı depolamadan o restoranı asla terk etmeyeceklerini gözlerindeki parıltıdan anlıyordum.
Nihayetinde artık gözüme daha yorgun ve tecrübeli görünen, zamanın kırbacını yiye yiye yüzündeki çizgiler artmış, sakalları uzamış ve saçlarında tek tük beyazlar çıkmış halde garsonumuz elinde bir çay tabağı ve üzerinde benim “küçük” pizzam olduğu halde geldi. Teşekkür ettim ve bu firmanın şubelerinde her zaman yaptığım gibi gelen pizzanın üstündeki malzemeleri saydım. Hayır, salam, soğan, sucuk gibi tür açısından değil; tane tane saydım. Adeta norm tablosunu çıkardım pizza malzemelerinin. (Sana da selam olsun, ey istatistik okuyan!)
Neyse ki tattığımda en azından lezzetli olduğunu fark ettim. Zaten fark eder etmez de tabağım boşaldı zira dilimdeki tat hücrelerinin beynime lezzet sinyallerini taşımasıyla pizzanın bitmesi takriben aynı zamana denk gelmişti. Doymadığımı anlayan biricik Asiye’m bütün toplum kurallarını adeta alt üst edip katıksız bir anarşizmle bana “Kıtlıktan çıkmış gibi ye!” promosyonundan iki dilim “çaldı”.
İşte her şey o an oldu…
Hayır be, garson görüp yasak olduğunu falan söylemedi. Ne kadar sığsın!
Yan masalardan bağırtılar, panik çığlıkları falan yükseldi. Ben “Ne oluyoruz ya? Üfff! Allah kahretsin, hani 2012’deydi? Lan daha yeni bir düzene oturtmuşuz hayatımızı bir dur lan!” diye varsayımlarda bulunduğum esnada kulağıma restoranda fare olduğuna dair bir şeyler çalındı.
Çoklarının aksine içimden “E olabilir, normaldir.” diye geçirirken herkesin radyasyona maruz kalmışçasına içlerindeki Uğur Dündar’ın su yüzüne çıkıp gözlerinin adeta bir çakmak, adeta bir mavi gibi parladığını görünce sessizliğimi korumayı yeğledim.
Ne var ki, birileri fare diye vaveylayı kopardığı halde cismani bir fare ortalıkta görülmüyordu. O an birkaç şey dikkatimi çekti. Birincisi, hala benim için bir söylenti olan fareye karşı beslediğim sempati, ikincisi diğerlerinin bu kadar panik yapmasına karşı duyduğum acımayla karışık hoşgörü ve sonuncusu tekrar Tiflis’e doğru sefere çıkmış olduklarından kıllandığım garsonların gizemli yok oluşları.
Birden, onu gördüm. Tanrı’nın işareti olan kutsal fareyi. Aşağı yukarı bir limon büyüklüğünde; adeta bir çipil, bir sevimli gibi bakan gözleri ve pıtırcık pıtırcık koşuşuyla sempati abidesi bir şey. Peki bu fareyi soydaşlarından ayıran neydi? Neden bu kutsaldı da diğerleri b.kla beraber anılıyordu? Yanıtı çok basit… Eğer sıradan bir fareyseniz, yemek için çöplükleri; hatta daha beteri, kanalizasyonu* seçersiniz. Ancak onca zehir ve dezenfektana (Çünkü Pizza Hut’ta haşereler ve küçük kemirgenler için bir önlem muhakkak alınıyordur.) rağmen damak tadını Pizza Hut’taki pizzalarla tatmin edebilen bir fare eğer Rattatouille değilse sadece kutsal olabilir. Çünkü dünyada Sinem Kobal’ın oyunculuk yapması kadar kabul edilemez bir şey daha varsa; o da Pizza Hut’ta bir farenin görülmesidir. O yüzden gördüğüm şeyi içselleştirmem başta çok zor oldu. Belki de bir hayaldi, bir halüsinasyondu? O fare hiç var olmamıştı ve Pizza Hut çalışanlarından biri şu anda sahibinin bir yandan burnunu çekip bir yandan eli kolu titreyerek altı morarmış gözlerini dört açıp fellik fellik aradığı halüsinojeni yanlışlıkla pizza hamuruna karıştırmıştı.
Bunları düşünürken şunu idrak ettim ki bu kadar orada olması imkansız olan bir canlı eğer ki Tanrı’nın işaretiyse; onu görebilmek de herkesin harcı değildi. Birkaç seçilmiş kişi; O’na en yakın bir avuç havariydi bu işareti görenler. Tanrı kullarından seçtiği birkaç aziz ve azizeyi sınamış; onların Pizza Hut’ta bir fare görmelerini sağlamıştı. Birkaçı elbette bu büyük yükü üstlenememiş, zaaflarının kurbanı olmuş, nefsine yenilerek “Ay! Fare var! Fare!” falan gibi efendim böyle alelade bir kulcağızın kuracağı; canlılara karşı yaradan tarafından emredilen sevgiden yoksun, ucuz; bir kutsanana hiç yakışmayan, yadım yadım yadırganası ibareler kullanmışlardı.
O an gülümsedim; başımın çevresinde melekleri, bembeyaz halemi ve O’na yakın olmanın yarattığı sıcaklığı hissettim. Tam “Arkadaşlar sakin olun, yüce babamızın hepimiz için bir planı var.” diye damardan girip oradaki herkesi bir anda durduracak; hatta ihtimal ki pek çoğunun gözlerini yaşartacak, belki sonrasında dizleri üstüne çöküp eteğimi öperek garsonun biraz önce gözleri boncuk boncuk yaşlarla dolarak getirdiği kolayı içmemi izlemelerini sağlayacak altın cümlemi kuracaktım ki; Anka’nın “Aa ben de gördüm! İşte orada!” sözleriyle irkildim.
O Anka ki dudağının kenarından mayonez ve kaşar sarkarken ağzından hamur parçaları fırlaya fırlaya; dişlerinin arasından salam ve zeytinler bize el sallaya sallaya bu cümleyi kurmuştu. Bu haliyle değil Mesihler Konseyimizin bir müdahili olması; Hayrabolu Kanaryaseverler Derneği’ne (HAK-DER) üye olması bile imkansızlar imkansızıydı. Bu durumda benim elimden de gerçekten Pizza Hut’ta bir fare gördüğümüzü kabullenmekten ve Rabb’ime isyan etmekten başka bir şey gelmiyordu.
Yine de bütün canlılara karşı duyduğum sevgi yumağına isyankar Rattaouille’u da dahil etmekten kendimi alıkoyamıyordum. Asiye’m protesto cümleleri arasında tarafımdan kurulan “Ama çok tatlı değil mi?” cümlesine katılmamış olacak ki, “Bebeğim bu ciddi bir konu ama.” diyerek o esnada bir pet shop’ta olmadığımızı bana anımsatıp kendime gelmemi sağladı.
Takriben bir farenin ömrü kadar zaman geçtikten sonra restoran müdürü teşrif ettiler. Tahmin ettiğim yaygara kopması ihtimalinin tam zıttı gerçekleşti, bütün müşteriler net ama sakin bir biçimde bunun ne denli büyük bir skandal olduğunu müdüre ifade ettiler. Aradan duyduğum “Ödemiyoruz!” cümlelerinin beni alıp götürdüğü Dario Fo oyunundan beni çıkaran Aang oldu. O an o da benim gibi silik ve pasifist hissetmiş olacak ki, ben hesap ödemek için aşağı inerken bana eşlik etti. Tam aşağıda kasanın yerini sorduğumda Zekiye üst kattan zebellah gibi inerek “Biz buraya bu akşam hesap ödemeyeceğiz!” dedi. Arkadan çipçiroz müdür gelip başıyla onaylayınca her ezilen ve hak arama özürlü Türk vatandaşı gibi kendimi bileğimin hakkıyla savunmuşçasına en çok sevinen yine ben oldum. Topuşup lokantadan bir daha oraya ayak basmamak üzere çıktık.
Yazının ana fikri: Hakkımızı her zaman savunmalıyız ve İstiklal caddesinden girdiğinizde yolun sağında kalan Pizza Rat’ten bir daha pizza yememeliyiz.
* “Kanalizasyon” demişken aklıma geldi. Okan Bayülgen’in filmi “BENCE” çok iyi ve işlenmesi gereken bir fikrin katlinden ibaret. Bkz: Oyunculuklar, Okan Bayülgen’in rezil performansı, replikler, 2010 yılında şiveyle güldürme çabası, Okan Bayülgen’in rezil performansı. (Bilerek iki kez yazdım.)


GRRHHAV!

9 Ocak 2010 Cumartesi

Baabaa!!



Bir önceki yazımda anlattığım- daha doğru tabirle "uzattığım" bürokrasi maceraları bundan iki gün önce de tekerrür etti fakat önceki yazımdaki cevvalliği yapıp uzun uzun kafa s..meyeceğim.



Asiye'm sağolsun doğum günümde kainatın bütün inceliği ve düşünceliliğiyle uçak bileti aldı bana. Yurt dışına, onun doğduğu kente gidip göreceğiz (Issız Adam'ı anımsayıp burun kıvıranlar yanarak ölsün). Tabii bu aylar önceden belliydi fakat benim kafama devlet kuşunun s.çacağı nispeten yeni bir haber olduğundan devlet bünyesindeyken yurt dışına çıkmanın ne kadar civcivli olduğuna dair bir fikrim düne kadar yoktu.



Bütün belgeler tamamlandı, okuldan alınacak bir tek belge kaldı. Yazının konusu bu olmadığından o belgeye dair sadece iki noktaya parmak basıp geçeceğim: Birincisi Milli Eğitim İlçe Müdürlüğü'ndeki şişman, çirkin, antipatik ve muhtemelen sağlıksız cinsel hayat mağduru bir tutuk zekalı (Bilimsel tabir olarak-hakaret değil.) personelin "Sen daha stajyersin, ne yurt dışı. Daha yeni atanmışsın, ne pasaportu." ve benzeri temelsiz, amaçsız, sadece çekememezlik ve fesatlık kaynaklı zırvaları ve müdürümün "Ben nereden bileyim?" temalı cümleleri. Zira ihtimal ki kimseye "Yurt dışına çıkma izin formu" doldurmamış olduğundan bana sanki resmi evraklar konusunda bir çakal, adeta bir bilirkişiymişimcesine bakıyordu. Temel bilgileri doldurduktan sonra pasaport numaramı bilmediğimden Tarçın'ı aradım. En büyük korkumun Tarçın'ın evde olmaması, bu yüzden pasaportumu bulamaması olduğunu sanırken daha büyük bir kabus gerçeklendi ve canım cocker'ım telefonu "Hmmmhhh" diye açtı. "Şimdi olmaz, tam şu anda olamaz" diye onun ağlıyor olmamasına -ki pek bir keyiflidir, neşelidir yazık- yönelik dua ederek "Tarçın uyuyor muydun?" dedim. Yanıt yarasaların sonarlarıyla algılayabilecekleri kadar düşük frekansta geldi fakat ben bunu bütün optimizmimle "Evet" olarak algılamayı yeğledim ve "Lütfen hemen uyan kendine gel ve bana pasaport numaramı oku!" dedim. Sağduyulu dostum numarayı okudu, teşekkür edip kapattım."Yurt dışına çıkma nedeni" kısmına geldiğimizde müdürle önce ekrana, sonra birbirimize uzun uzun baktık. Ben gerginliği atmak için öpüşmemiz gerekip gerekmeyeceğinin muhasebesini yaptığım esnada müdürüm "Eee ne yazacağız hocam?" dedi. Dünyanın en dürüst insanı olduğumdan "E hocam doğrusunu yazalım, 'Tiyatro ekibinin yurt dışı performansı gerekçesiyle' falan yazalım" dedim. Müdürümün "E tabi, burası Kaliforniya'da bir kolej değil mi?" diyen bakışlarını müteakip "İzin vermezler öyle hocam." dedi ve izin tarihleri yalnızca tatil günlerini içeren ve buna rağmen İlçe Milli Eğitim'e, okula ve kaymakamlığa onaylatmanız gereken (Çünkü sizin sömestre tatilinde nerede olduğunuzun derdi devleti de geriyor.) çetrefilli belgemize "Turistik gezi" yazmak konusunda hemfikir olduk.Neyse, bu belgeyi almak için önce okula gidip sonra milli eğitime geri gelmem; sonra bir kez daha milli eğitime gidip sonra tekrar okula gitmem gerekti vesaire...



O günün akşamında Asiye'min yönettiği (Ha ha, siz bizi öyle böyle kırmalar mı bellediydiniz?) oyunu izleyecektik ve plana göre ("According to plan"-Tim Burton'a saygı.) ben okuldan çıkar çıkmaz onunla buluşup oyunu izlemeye gidecektik. Lakin "Senin daha stajın kalkmamış." adamı ve onun gibi birtakım çatışmalardan kaynaklı gecikmem sebebiyle bir tanecik Asiye'mi de saatlerce o bomboş semtin saçma sokaklarında dolaşmak zorunda bıraktım.



Nihayetinde buluştuk, iki buçuk saate varan ürkütücü bir yolculuktan sonra şaşırtıcı güzellikte bir kültür merkezine ulaştık. O gece, Türk-Yunan Mübadele Derneği'nin kutlama gecesi vardı ve esas oyundan önce bir slayt gösterisi ve iki halk dansları gösterisi vardı. Anka ve ben, ekibin alaturka temalara burun kıvıran havalı ve bananeci unsurları olarak başta bu "varoş" gösteriyi izlemeye nazlanmıştıysak da sosyalleşmenin sadece bu kültür merkezinde mümkün olduğu bu ilçede iki kişi ne b.k yiyeceğimizi bilememenin korkusuyla Asiye'm ve Çilli'ye eşlik ederek salona girmeye karar verdik.



Salona girerken kapıda bizi Uykusuz'un "Bıyıklı Kadın"ı karşıladı. Entelektüel seyirci formatında kadına oyunun yönetmeni ve arkadaşları olduğumuzu ifade ettiğimiz esnada kafamdan geçen "Lütfen ama lütfen bu kadın lezbiyen olsun, bıyıkları var!" düşünceleri, kadının telefonda konuştuğu arkadaşına ".... Sen de bulmuşsun..." demesiyle bölündü ve evet, bu "Sen de bulmuşsun", o "Sen de bulmuşsun, güllüsünü arıyorsun." daki "Sen de bulmuşsun". Soğukkanlılıkla kahkahalarımızı oturacağımız koltuğa saklayıp salonda ilerledik.



Nihayet pek çok laik teyze ve amcanın arasındaki yerimize yerleştik. Slayt gösterisinde derneğin önceki etkinlikleri ve geleceğe yönelik çalışmalarını derneğin sosyaller sosyali başkanının çeşitli fotoğrafları ve görüntüleri eşliğinde izledik. Zaten sanırım derneğin bütün üyeleri sosyalliği ve "lider" sevgisi bendine sığmayıp taşan zatlardan ibaretti. Görüntülerde Atatürk'ün doğduğu evin fotoğrafının üstüne wordart'la yazılmış çok kırmızı ve çok ucuz "Atatürk'ün Evi" yazısının çapraz pozisyonda eklendiğini gördüğümüzde de ikinci şokumuzu yaşadık.



Slayt bitti, en büyüğü on beş yaşındaki çocuklardan oluşan halk oyunları ekibinin gösterisini izledik. Epey iyiydi, çok keyif aldık. Sonra bir şeyler ters gitti ve yetişkinlerin halk dansları gösterisi başladı. Öncelikle "genç" ekipteki Derya Baykal dikkatimi çekti. Hayır, elbette Derya Baykal'ın kendisi değildi sahnedeki. Saçmalamaya gerek yok, onun ölmeden önce günlük kullanıma açması gereken binlerce parlak boncuğu, eskimiş ve hayata onun elleriyle geri dönmeyi temenni eden aksesuarları, lüzumsuz bibloları ve zayi etmesi gereken yılları var. Bu kadar iş güç arasında onun kalkıp bir de halk oyunları ekibine girmesini temenni etmek tamahkarlık olurdu. Hayır dostlarım, burada bahsi geçen hanım orta yaşlılığı ve ne yazık ki kendini genç hissedişine ek olarak bir de utanmadan hayata sıkı sıkıya tutunuşuyla bir Derya Baykal franchisingiydi. "E bu yaşlı?" derken gecenin ikinci en kopuk adamı olan davulcu abiyle gecenin en kopuk birinci adamı "Recep" göze battı. İsmi belki Recep değildi, belki bir Tonguç, belki de Bünyamin'di; lakin o bizim Recep'imizdi. Zira yakın geçmişte bu isim hiçbir yaşam formuna bu denli yakışmamıştı.



Davulcu kontrolden çıkmış bir hezeyan içinde kendini dağıtır ve Recep'imiz ha bire ekipten farkını kah oyunculuğu (Çünkü o hem bir folklor dansçısı hem de oyuncuydu!) kah koreografiden kopup dikkat çektiği doğaçlamalarıyla sivrilirken yerden kılıçlar, kamalar ve tabancalar alındı- savaş karşıtı ben ve dostlarımın yüreğine bir gam düştü. Nihayet hiç de şaşırtıcı olmayan bir biçimde mantar tabancaları patladı ve ben tam içimden cık-cıklarken sahneye makineden sis verilmeye başlandı ve hoparlörden silah ve savaş sesleri yükseldi. Mutlu mutlu halay çeken dansçıların üstün oyunculuk performanslarıyla birer armut, birer cevizmişçesine patır patır sahneye yığılmalarını izledik. "En son Recep düşecek." teorimin gerçeklenmesi beni şaşırtmadı. Hatta Recep ölmedi bile. Silah arkadaşlarının ölümünün acısıyla o ıstırap senin bu ıstırap benim sürüklenen Recep'im, edemedi sahnenin en önüne gelip ellerini havaya kaldırarak bir Bülent Ersoy'a dönüşüp "ALLLLAAAHHHHHHHHHHHHHH!!!!" alt metniyle kollarını sarstı. Asiye'm kulağıma eğilip sakince "Oyunculuğu oyuncular yapsın." dedi. Daha bu cilloplar cillobu cümlenin hazzına tam varamadan salon seyircinin alkışlarıyla yıkıldı. O dakikada, hayatımız boyunca daha önce aynı fikirde olmadığımız bu kadar çok insanla hiç aynı ortamda bulunmadığımızı idrak ettik. Seyirciden gazı da alan Sosyal Recep, nihayet dizlerinin üstüne çöktü, giysilerinin altından "mecburi" Türk bayrağını çıkarıp üstüne örttü ve oyunun başında kılıçları gördüğümüzde yaptığımız "Harakiri" esprisini göz göre göre gerçekledi; kendini öldürdü. Göz devirmekten gözlerimiz ağrımışken o an geldi...



O an...



Recep'in oğlunu oynayan çocuk elindeki mikrofona "BAAAABAAAAAA!!!" diye bağırdı. Bu ekibin genel problemiydi zaten, "mikrofona bağırma bozukluğu". Ajitasyon komasının eşiğindeki seyircilerin izlemesi gereken bir sonraki sahneyse içimden "Yo, hayır, yo, hayır, bu kadarını yapmazsınız, yok artık..." diye geçirmeme rağmen canlandırdıkları "Recep'in oğlunun önce kafasına Türk bayrağı örtüp sonra kendisini kamayla öldürmesi" sahnesiydi.



Benim görüşlerime göre hal-i hazırda aslında bebek bezi reklamlarındaki bebeklere yapılan dahi çocuk istismarı sayılırken resmen gözümüzün önünde "Gurur tablosu" adı altında on üç yaşında bir çocuğun kendini öldürmesi ve bu sahnenin alkış alması içimdeki "sahneye çıkıp ekibin halay başı olan Recep'i tokat manyağı yapma" arzusunu körükledi.



Bu ve benzeri ajitasyonlar eşliğinde nihayete eren halk oyunları gösterisinden sonra bir tanem, Asiye'min yönettiği oyunu izledik. Biraz önceki kabusu alkışlayan seyirciyi rezil etmek başta olmak üzere pek çok başarılı an bıraktı akıllarımızda "İzmir Tiyatrosu Artı". Evet, bu ekibin adı değil, sadece embesil sunucunun elindeki kağıda bildiğiniz latin alfabesiyle yazılmış olan "Tiyatro Artı İzmir"i okuyamama beceriksizliğinden kaynaklanan bir telaffuz hatası.



Önce içlerinde Aang ve Kemik'in de bulunduğu oyunu oynayan oyunculara, sonra bebeğim Asiye'me çok teşekkürler...



Hav!..