2 Ocak 2010 Cumartesi

İki dil, bir deha!



2010'a yaptığımız hareketli girişin ardından biraz durulmak adına Asiye, ben, Anka, Kıtmir ve Tarçın; adeta birer k.di gibi (Küfürleri sansürleme yemini) yayıldık ve ikindi ezanına kadar süren bir brunch yaptık.

Yılın ilk gününün verdiği şevkle zamanımızı nasıl değerlendirelim diye konuşurken gözlerimizden okunan "Bebeğim ikimiz de biliyoruz ki biz hayatta bugün k.çımızı kaldırıp bir şey yapmayız." bakışlarına sadık kalıp film izlemeye karar verdik. Film izleme kararını hayata geçirmeye daha başlamadan Asiye'den cılız bir "Dışarı çıkıp koşalım, dibine işenecek nice ağaçlar, koklanacak nice popolar, amaçsızca kovalanacak nice k.diler var." teklifi geldi ancak benim bariz tepkisizliğim ve Kıtmir'le Tarçın'ın aniden kulaklarımızda çınlayan dışarı çıkıp gezme planlarına ek olarak bizim günler süren rahibelik sürecimizi de göz önünde bulundurunca evin kapıları otomatik olarak içerden kilitlendi.

Dördümüz Orhan Eskiköy ve Özgür Doğan'ın yönettiği "İki Dil Bir Bavul"u izlemeye başladık. Biz filme başlamadan Anka evinde gitmişti, sonra Tarçın ve Kıtmir çıktı.

Film hakikaten izlenesi. Beyniniz Hollywood yapımlarından jöleye dönüşmemişse ve Avatar'dan çıktığınızda (Dipnot: Filmin isim hakkını b.k varmış gibi on dört yıl önce alıp M. Night Shylaman'ı herkesin asıl Avatar diye bildiği 'Avatar the Last Airbender'ı "The Last Airbender" ismiyle piyasaya çıkarmak zorunda bırakan James Cameron'ı esefle kınıyorum.) "Konu klişeydi ama efektler iyiydi." demişliğiniz varsa İki Dil Bir Bavul'u izleyiniz.

Ne var ki başlıkta adı geçen "deha" Orhan Eskiköy-Özgür Doğan ikilisi değil. Çağımızın yönetmeni Çağan Irmak. İki Dil Bir Bavul'dan sonra Tarçın ve Kıtmir'i bekleyip üstadın son filmi "Karanlıktakiler"i izlemeye karar verdik.

Size neler hissettiğimi şöyle ifade edeyim: Hani erkekler lise son sınıfta saçını uzatmaya, günümüzde kızlar ugg (Şu kanguru derisi olduğu iddia edilen botlar -ki kanguru derisi çağımızda olmazsa olmaz bir ihtiyaç çünkü biliyorsunuz buzul çağında yaşıyoruz!-) giymeye, devlet büyükleri kapalı yerlerde sigarayı yasaklamaya ya da ne bileyim, İsmail YK müzik yapmaya karar verir ve bunlar aslında insanoğlunun evrimini aksi yönde etkileyen fenomenlerdir ya; işte bizim bu filmi izleme kararımız da aynı doğrultudaymış; bilemedik.

Utanarak itiraf ediyorum ki filme feci önyargılı başladım çünkü daha insanlar Issız Adam'ın aslında yönetmenin bizzat kendisi olduğunu ve Ada isminin hem bayanlara hem erkeklere konduğunu, fakat meselenin bu olmadığını, başka bir şey olduğunu, Çağan Irmak'la ilgili bir şey olduğunu, artık anlayın olduğunu- neyse; işte bütün bunları idrak edemeden "Karanlıktakiler" peydah oluverdi ve insanlar "Ne oluyor?" dedi. Ben dedim en azından.

Velhasılıkelam, film başladı; bilindik Çağan Irmak saplantıları; küçük "ERKEK" çocuklar, çocukların o kadar da masum olmamaları, baba figürünün ortada olmaması, olanın da silik olması, erkek çocuğunun annesiyle sorunları olması ve dominant annesinden gizlice nefret etmesi; kadının zaten kopuk olması ve benzeri bin tane terane... "Bakalım" dedim "neyi istismar edip fondan hangi müziği dayayarak ağlatacak?"... Ağlatmadı...

Keşke ağlatsaydı.

Efendim bu aslında sündürülmüş bir kısa filmdir ve üniversitede bitirme tezi olarak sunulabilecek çok da parlak olmayan bir projenin ite kaka bir buçuk saatlik filme dönüştürülmesi galaksimizde yazılı olmayan kanunlarca yasaklanmıştır.

Bir de... Be DEHA! Sen zamanında "Mustafa Hakkında Her Şey"i çekmişsin, "Ulak"ı çekmişsin... Karın ağrın ne ki aslında Manhattan'da yaşıyor olması gereken karakterleri alıp Taksim'in orta yerine yapıştıran (Issız Adam İstanbul'da geçiyor olamaz arkadaşlar. Ben beş yıldır buradayım daha sinema filmlerine, dizilere kostüm tasarlamaktan sıkılıp kendini -eşcinsellik alt metni olsun diye bu arada. Dolaptan çıkınız!*- kız çocuklarına kovboy kostümü dikip kiralamaya ADAyan ve bu işten cehennem gibi para kazanıp öyle bir evde oturabilecek kadar b.ku boncuklu insan evladı görmedim. Görsem evlenirdim.) veya bütüüüüüüüün filmde tek bir kırılma noktası varken bunu kainatın en sürpriz sonuymuş gibi lanse etmeye çalışan yapımlarla kariyerine s.çıyorsun?

Çok istiyorsanız buyrun izleyin. Yalnız benim görüşlerime katılırsanız muhakkak www .karanliktakileriyirmibesincidakikadansonrailerisararakizledimsonundaanaaaaaaaaabumuymusdedim .com adresine girip yorum bırakınız.

İyi seyirler.

*DOLAPTAN ÇIKINIZ!

Not: Teknik desteği dolayısıyla Asiye'me bin teşekkür.
Grrrrrrrrrrrrrrrrrrrrrr..........

Sıkılıyorduk ve saat 20:40'ta 2010'dan geriye saymaya başladık...





Yalnız şöyle ilginç bir şey var ki, bir şehir efsanesi şu an itibariyle kendini gerçekleştirmiş bulunuyor...

Hani pek çoğunuza tanıdık gelecektir. Şu an buraya yazmak istemediğim ancak İsa doğup da her yılın 31 aralığında yeni yıl kutlanmaya başlayalıberi takriben on yıl içerisinde demode olan ve M.S. 11 yılında yapıldığında karşısındakinin kırılması asla umursanmaksızın suratlar ekşitilip "ÖÖÖÖÖFFFF!" denilen o "Hadi seneye..." ile başlayan melanetli şaka vardır ya (Ki esef içinde belirtirim ki çalıştığım kurumdaki üstlerim tarafından bu yıl kontrolsüzce ciddi bir biçimde bu şakaya maruz bırakılmışlığım, üstüne "Bu şaka da hep yapılır değil mi, ehikki hikkkikki" diye arlanmazcasına gülmek zorunda olmuşluğum da vardır); işte o şakadan sonra en büyük ikinci klişe olan "Ya abi aslında var ya, yeni yıla hep böyle beklentiyle giriliyor ya; hani hep süper geçecek falan diye hazırlıklar yapılıyor ya; ondan bak bütün yılbaşları sıkıcı geçmiştir. Düşün bir bak..." şeklinde peydah olan ve kıymetli zamanlarımızın yaklaşık dört saatini katleden bu geyik muhabbeti, bu yıl (da) tarafımdan yapılmış olabilir.

Ne var ki konu bu değil; işe yaraması. Yani plansız programsız; Daisy'nin kocasıyla bir olup iki hafta boyunca "N'apıyoruz? N'apıyoruz? N'apıyoruz? Karaoke yapalım; şarkı söyleyelim, planınız yok mu? Hadi plan yapalım" diyerek pire tasmama ne kadar salyası varsa akıtmasına rağmen ayın otuzuna kadar "Ne bilelim, sadece evden çıkmayacağız; bu kadarını biliyoruz." dan ibaret olan (Tabii, Asiye'nin sarışınlığı gibi acarlığı da gözden kaçmayan, sosyal arkadaşı Çilli'nin yedi düveli Asiyelerde toplanmak üzere 'Ev partisi' başlığıyla davet etmesiyle bizi de artık bir plana dahil kılan girişimini saymazsak.) program(sızlığ)ımız aniden cevvalcesine işledi ve kendimizi karaokeler yapılan, türküler söylenen, Lady Gaga eşliğinde dans edilen, tam iki, İKİ kez "Buraları yıkılıyo... Bıyıklı takılıyo" söylenen -ki performanslardan biri bizzat Çilli'ye aittir ve elimizde kaydı da vardır, ayaklar bundan gayrı denk alınmalıdır- bol alkollü, maytaplı falan bir eğlenceye dönüştü.

İyi ki de oldu.

En büyük korkum olan "Yılbaşı gecesi şişe çevirmecesi" olmadı; ucuz atlattık. Gerçi bu, arkadaşlık sınırlarının o üflenen, parlak fırfırdayan şeylerle taciz edilip inceden aşılmasına engel miydi? ASLA!!! Yine popolar koklandı; kimi noktalarda üstüne çıkmaya çalışmalar yaşandı. Bilhassa Karabaş'ın coşumculuğu gözden kaçmadı. Ondan yüz bulan ben de doğamın getirdiği birtakım köpekliklere yenik düştüm. Kendimi suçlu hissetmeye başladığımda ise bir baktım ki Anka; benim uyumlu, benim müşfik, benim kah dadı, kah mütecaviz ve zavallı genç kızı sahnelerde canlandırmış, benim adeta bir Münir Özkul olan Anka'm Nil Karaibrağamgil'e dönüşmüş; eller kollar üstünde! "Hepinizi çok seviyorum biliyor musunuz? Seni çok seviyorum, seni de çok seviyorum...(On beş kişilik partideki herkese bıkmadan usanmadan bunu tekrarlar...)...seni de çok seviyorum." dedikten sonra kulak mememi yalamasının yarattığı çekincem; bir süre sonra ortadan kaybolduğunda "Anam nerde ya bu kız?" paniğini müteakip Asiye'yle benim odamda onu Birg'le mışılcasına uyurken görmemle sona erdi. İkisi de masumdu, temizdi, paktı... Bilhassa Birg; bana beşinci cinimde "Benekli bak enerji tonik yaptım, tadına bak, çok güzel." diyen Birg, hepsinin içinde en Ayşecik'i, en Desdemona'sı ve şüphesiz en Hafize Ana'sıydı.

Nihayetinde, hayatımdaki en güzel yılbaşı partisinin bir şehir efsanesini de bünyesinde barındırmasının yaşattığı buruk tat ile [YAZAR BURADA EDEBİYAT YAPMAYA ÇALIŞMIŞ VE SAHİBİ TARAFINDAN KAFASINA GAZETEYLE VURULARAK SANSÜRLENMİŞTİR.]

2009 güzelliğiyle gitti, 2010 daha iyi olacak.
NOT: Teknik desteği dolayısıyla Asiye'me bin teşekkür.

Hav!

Adı geçecek olan dostlar...

Şimdi iyi güzel, blog yazacağım da "Asiye" dediğimde "Kim le bu Asiye?" diye sormamanıza hizmet etmesi açısından birkaç arkadaşımı burada size tanıtacağım.


Bu, en eski dostlarımdan "Fırfır"...


Bu soğuğumsu güzel "Zekiye"...



Bu narin arkadaş "Kabak",



Bu da Kabak'ın kulübesini paylaştığı, spaniellerin cana yakınlığı ve hareketliliğine dair yargıları altüst eden hafiften depresif dostum "Şarap"




Bu yavru, masumiyet katsayısı esasen resimde göründüğüyle tamamen ters orantılı olan "Çilli";




Bu da, sevecenler seveceni Anka;



Bu havalı tazının adı "Birg"; nefes borusundaki bir problem yüzünden "Börk, börk" diye havladığı için bu ismi almış.




Dişi olmasına rağmen seksist yaklaşmaktan imtina eden sahipleri bu modern tavırlarına karşın sevgili arkadaşıma "Karabaş" ismini koymaktan çekinmeyecek kadar fütursuz davranabilmişlerdir.






Sevgi dolu dostum Daisy (... ve evet, adı "Daisy" olan bir köpeği papatyaların arasında fotoğraflayacak kadar sığ tanıdıkları var.)





Bu da Daisy'nin yareni Havuç.




Alttaki canım dostuma da bütün talihsiz Cocker'lar gibi "Tarçın" ismi kondu...




Bu yakışıklı Polly,




İşte bu cimcime de Hussy. En yakın arkadaşım. Polly'nin eşi oluyor.





Bu Asiye; kendisi sevdiğim, yarim, biriciğim, ayrılmaz parçamdır.






Bu da ben, sahibim geri zekalı ve düz mantık sahibi bir insan olarak adımı "Benekli" koymayı uygun gördü.











E o zaman ağızlıklar takılsın; oyun başlasın...




HAV!

BLOG ANDI

Değerli okurlar;
Bu günlüğü yazdığım müddetçe,
- Asla yapay, samimiyetsiz, sakil ifadeler kullanmayacağıma;
- Anlatım bozukluğu, yazım ve/veya noktalama yanlışı yapmayacağıma;
- Kendimi başka blog yazarlarıyla karşılaştırıp, benden daha iyi olanları gördükçe "Olsun, benim de kendimce bir tarzım var" çirkefliğine yatmayacağıma;
- Fikrime katılmayanların "kemik"lerini eklemezlik yapmayacağıma;
- Bütün küfürleri sansürleyeceğime;
- Ergen moduna girip hayatın anlamsızlığından, oturup bir şeyleri ciddi ciddi tartışmanın ehemmiyetinden, şimdi gülünecek, t...kları serinletecek zaman olmadığından dem vurmayacağıma;
- İki nokta üst üste-parantez, eşittir-parantez, iki nokta üst üste-büyük d, iki nokta üst üste-büyük s ve benzeri ifadelerle anlatımımı güçlendirmeye çalışmayacağıma;
- Dil, din, ırk, mezhep, cinsiyet, cinsel yönelim, inanç ayrımı yapmayacağıma; ama ayrım yapanlara da ööööyle malak gibi bakmayacağıma;
- Övgüden çoğalıp yergiden azalmayacağıma and içerim!

HAV!

1 Ocak 2010 Cuma

NIHAHHAHHHAV!

Canlar;
Yıllar süren uzun kurgular ve planlamalardan sonra yaşama dair neredeyse tek amacım olan blog açma arzumu hayata geçirmiş bulunuyor; neden bahsedebileceğim konusunda bir karara varmış olmanın bahtiyarlığı içinde artık sabahları güne sevinç dolu bir tebessümle başlamayı temenni ediyorum.

Aslında k.çımı kaldırıp bugün yazmaya başladığım şu zavallı günlüğe bir yıl öncesinde başlamış olsaydım artık 657'ye tabii bir memur olduğum gerçeğinin ortaya çıkardığı sıkıcılıktan bir nebze olsun kendimi kurtarabilir; belki de ortalığı ayağa kaldıracak; okuyanların akıllarına durgunluk verecek, "Yahu sen nasıl bir insansın, yalvarırım sırrını söyle" içerikli söyleşiler yapmak üzere televizyona falan çıkabilirdim. Fakat biraz böyle pazartesi diyete başlama, ayın birinde sigarayı bırakma, yumurtayla ekmek parçası eşitliğini sağlama, denizden çıkınca tuzlu tuzlu havluya temas etmeyip duşu bekleme adamı olduğum için, keskin bir tarih de bulamadım; bulduğumda motive de olamadım. Nihayet hazır dedim hem yeni bir yılın başı; hem de 2010 böyle yuvarlak gibi... 2000'de on üç yaşında bir ergen olarak hem insan içine çıkmama mani olacak yazılar yazıyor olmamak hem de kimin okuyacağı belli olmayan bir günlükte "AİLEMDEN NEFFFFFRET EDİYORUM!!! BENİ ASLA ANLAMADILAR VE ASLA ANLAMAYACAKLAR!!! AYRICA BABAM BANYODAN ÇIKINCA DON DEĞİŞTİRMİYOR!" gibisinden kimseyi ilgilendirmediğini düşünebilmek için Einstein olmanın gerekmediği mevzuularla "Kainatın en sıkıcı yirmi ergeni" sıralamasında zirveyi zorlamanın alemi yok diye düşündüm. Ne var ki şimdi de Bilal Erdoğan olmadığım için (Vuuuuuuv!!! Siyasi espri falan ayağı!) hayatımda heyecana, entrikaya, kırılma noktalarına dair pek az ayrıntı kalmış olmasından sebep; belki hiçkimseyi ilgilendirmeyecek, bir ihtimal de okuyanlara "Keşke buna ayıracağım zamanı 'Küstüm Show' izlemeye falan ayırsaydım" dedirtecek tıynetsizlikte bir günlüğe de dönüşebilir; zaman gösterir.

Hav!